Dünkü havayla bugünkü arasında inanılmaz bir fark var. Aynı yerde dün üşüdüm bugün yanıyorum. Ama aydınlık ve sıcağın insana verdiği umutlu, pozitif bir ruh hali var ki, oğlumun spordan çıkmasını beklediğim şu dakikalarda bir süredir hissetmediğim mutluluğu hissettim. Elhamdülillah hayat güzel, imkanlar bol diye düşündüm. Bundan 10-15 dk önce İsrail'in Filistinli 12 bin mahkumun idam kararını açıkladığını okumuş ve içimde büyük bir çaresizlik hissetmiştim halbuki. Hafıza-i beşer nisyan ile malul derler ya, herhalde yaşamaya devam edebilmek için...
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Nisan 2026 Pazar
31 Mart 2026 Salı
March
Geçen gün, oğlumun hayat bilgisi kitabında önemli tarihleri okuyordum da, Mart ayında ne kadar çok varmış dedim. Yine de, onca önemli gününe rağmen Mart ayı da bitti. Nasıl olduğunu yine anlamadım. Bu bereketsizlik dünyanın ahir zamanında olmasından mı, benim ahir zamanımda olmamdan mı, bilmiyorum. Çocuklar zamanı, bizim çocukluğumuzdaki gibi, bitmeyen bir yaz günü tadında mı yaşıyor hala, onu da bilmiyorum. Değilse yazık...
10 Temmuz 2020 Cuma
Yazılı tarih ve istiap haddi üzerine
Eskiden, blogların çok olduğu ve çok okunduğu zamanlarda benim bloğum da çokça okunurdu. Genelde muzip yanımla yazardım. Bazen de samimi bir şekilde içimin derinliklerini ortalık yere dökerdim. Aslında biraz ketum biri olduğum için de, bu şaklabanlıklar ve içini açışlar sonunda bana pek ağır gelirdi, bloğumu tümden kapardım. Yazmadan duramadığım, blogların pek revaçta olmadığı şu zamanda bile yazmamdan belli ya, dayanamaz yine bir blog açardım. Böyle böyle 10 kadar blog açmış kapamışımdır herhalde. Şimdi bu çorak ve tenha topraklarda bulunmamın sebebi izimi kaybettirmek için o kadar uğraşmış olmamdır. Bazen buna pişman oluyorum. Ama en büyük tesellim yazdığım yazıların yüzde doksanının bir kenarda duruyor olması. Arada bir o hesaba girip gençliğimin sokaklarında yürüyorum. İzlediğim bir filmi, okuduğum bir kitabı görüp hatırladığımda, o zamanlar hakkında ne düşünmüşüm diye bakabiliyorum.
Bunları, bir kaç eski yazımı okuduktan sonra, bir şeyler daha karalayayım da yazılı tarihim biraz daha genişlesin diye yazdım. Bu kadarla kalmasın, güne dair bir iki kelam daha edeyim o zaman:
Evimdeyim. Fırında havuçlu kekim var. Kuzum uyanınca beraber yiyeceğiz. Abdullah Harmancı'dan Melek Kayıtları'nı okuyorum. Annemden dün geldim, o curcunayı ve serinliği bırakmak zor geldi ama insanın evi gibisi de yok. Bir dolu çamaşır yıkanmayı, Melek Kayıtları kitabı da notlarının okuma bloğuna yazılmasını bekliyor. Ben neyi bekliyorum? Galiba eşimin aramasını. Çok çalışıyor. İşinin arasında, biz avm'ye girmiş olmayalım diye gidip ebebek'den bir kaç jakarlı zıbın alması gerekecek. Kuzum sıcaktan fena halde isilik çıkardı çünkü. Başka ne var? Üzerimde büyük bir ağırlık var. Yengem hasta ve bu, zihnimi diğer her şeyden daha çok meşgul ediyor. Elbet bu günler de geçecek ve yine sarılacağız belki ama insan içindeyken her şey olduğundan daha ağır çekiyor.
Biraz önce kek yaparken, cuma vakti arkada çalsın diye Nureddin Yıldız'dan bir video açtım. Başlığı "bu duayı okuyanın dertleri biter" olan kısa bir youtube videosuydu. Hoca videonun bir yerinde bir kamyonetin kaldırma kapasitesini ifade eden "istiap haddi" teriminden bahsetti. İnsanın da böyle bir haddi olduğunu ve Kur'anla meşgul olan mü'minin kaldırma kuvvetinin yüksek olacağını söyledi. Kur'an'la kalbi yeşermiş çiçeklenmiş müslüman dert çekse bile altında ezilmez diye anlattı. Rabbim'in mübareği aracı edip bendenize cevap verdiği çoktur. O kadar nokta atışıydı ki bunun da kafamdaki dertli sorulara güzel bir cevap olduğuna iman ettim. Geçen haftaki gereksiz güvensizlikler, bu hafta yengem için bu kadar üzülmem, hepsi istiap haddimin düşüklüğünden kaynaklanıyor, anladım. Çözüm de videoda söyleniyor, belli. Velakin ben de belliyim! Biraz önce bahsettiğim onca yıllık yazıyı ardı ardına okuyan olsa ortaya çıkacak olan aslında tam bir istikrar ve irade yoksunluğu! Bazen kendi kendime 'ben bir başarısızlık hikayesiyim' diyorum. Bir türlü bir sonuca ulaşamayan. Sonra, şimdi olduğu gibi, aklıma yıllar önce bir vakıf toplantısında bir kadının söylediği cümle geliyor. Demişti ki, "Allah kazandıklarımıza değil, verdiğimiz çabaya bakacak." Bu söz benim en büyük tesellilerimden biri oldu o günden beri. Kenarda topladığım bin küsür yazı gibi, kenarda birikmiş bir sürü başlangıç. En azından ömür hepten boş geçmedi diye kendimi avutuyorum...
Bunları, bir kaç eski yazımı okuduktan sonra, bir şeyler daha karalayayım da yazılı tarihim biraz daha genişlesin diye yazdım. Bu kadarla kalmasın, güne dair bir iki kelam daha edeyim o zaman:
Evimdeyim. Fırında havuçlu kekim var. Kuzum uyanınca beraber yiyeceğiz. Abdullah Harmancı'dan Melek Kayıtları'nı okuyorum. Annemden dün geldim, o curcunayı ve serinliği bırakmak zor geldi ama insanın evi gibisi de yok. Bir dolu çamaşır yıkanmayı, Melek Kayıtları kitabı da notlarının okuma bloğuna yazılmasını bekliyor. Ben neyi bekliyorum? Galiba eşimin aramasını. Çok çalışıyor. İşinin arasında, biz avm'ye girmiş olmayalım diye gidip ebebek'den bir kaç jakarlı zıbın alması gerekecek. Kuzum sıcaktan fena halde isilik çıkardı çünkü. Başka ne var? Üzerimde büyük bir ağırlık var. Yengem hasta ve bu, zihnimi diğer her şeyden daha çok meşgul ediyor. Elbet bu günler de geçecek ve yine sarılacağız belki ama insan içindeyken her şey olduğundan daha ağır çekiyor.
Biraz önce kek yaparken, cuma vakti arkada çalsın diye Nureddin Yıldız'dan bir video açtım. Başlığı "bu duayı okuyanın dertleri biter" olan kısa bir youtube videosuydu. Hoca videonun bir yerinde bir kamyonetin kaldırma kapasitesini ifade eden "istiap haddi" teriminden bahsetti. İnsanın da böyle bir haddi olduğunu ve Kur'anla meşgul olan mü'minin kaldırma kuvvetinin yüksek olacağını söyledi. Kur'an'la kalbi yeşermiş çiçeklenmiş müslüman dert çekse bile altında ezilmez diye anlattı. Rabbim'in mübareği aracı edip bendenize cevap verdiği çoktur. O kadar nokta atışıydı ki bunun da kafamdaki dertli sorulara güzel bir cevap olduğuna iman ettim. Geçen haftaki gereksiz güvensizlikler, bu hafta yengem için bu kadar üzülmem, hepsi istiap haddimin düşüklüğünden kaynaklanıyor, anladım. Çözüm de videoda söyleniyor, belli. Velakin ben de belliyim! Biraz önce bahsettiğim onca yıllık yazıyı ardı ardına okuyan olsa ortaya çıkacak olan aslında tam bir istikrar ve irade yoksunluğu! Bazen kendi kendime 'ben bir başarısızlık hikayesiyim' diyorum. Bir türlü bir sonuca ulaşamayan. Sonra, şimdi olduğu gibi, aklıma yıllar önce bir vakıf toplantısında bir kadının söylediği cümle geliyor. Demişti ki, "Allah kazandıklarımıza değil, verdiğimiz çabaya bakacak." Bu söz benim en büyük tesellilerimden biri oldu o günden beri. Kenarda topladığım bin küsür yazı gibi, kenarda birikmiş bir sürü başlangıç. En azından ömür hepten boş geçmedi diye kendimi avutuyorum...
6 Temmuz 2020 Pazartesi
Soru ile başlayan, sonra da kanatlanıp uçan...
Kendini unuttuğunda mı yeniliyorsun hayata?
Aslında hayata değil de, zihnine diyelim. Çünkü kendini yenen de yıkan da sensin. Bir türlü onay alamadığım insanları değiştiremeyeceğimi fark ettiğimde, o klişe "değiştirebileceğin tek kişi sensin" lafı var ya, onu anlayıverdim. Onlar beni ne yapsam beğenmeyeceklerdi, mesele benim kendimi beğenip bağrıma basmamamdı. Falan. Bunlar o kadar basit idrakler ki söylemeye değmez aslında.
Söylemeye değen şu:
Geçenlerde, zihnimin kabullenilmemişlik zehrini yavaş yavaş zerk ettiği o anlardan birinde yanımdaki kitabı açıp okumaya başladım. Abdullah Harmancı'dan Melek Kayıtları. Bir kaç sayfa değil, bir kaç satır sonra alnımın kırışığı düzelmeye, kafamdaki uğultu yatışmaya döndü. "Ben", diye düşündüm, "ben farklıyım. Başkalarının kulvarında yarışamam, yarışmam da gerekmiyor. Nasıl onlar güzel bir kitabın satırlarının sunacağı şifadan bihaber bir hayat sürmeye mahkumlar, ben de onların domestik meselelerden duydukları hayat tatminini duyamam. Duyamadığım için de onlar gibi olamam. Onlar gibi olmamam benim yetersiz değil, farklı olduğumu gösteriyor sadece."
Başkalarının onayını istediğinde, kendini onların önüne, değerlendirmeleri için koymuş oluyorsun. Onlar hayattan ne gördülerse onun üzerinden yargılıyorlar seni. Senin belki daha büyük kanatların var, belki de daha büyük ufuklar görmüşsün ama onlar kendi pencerelerinin gösterdiğinden fazlasını anlayamıyorlar. Ve sen kanatlarının güzelliğini unutup, neden benim de onlar gibi kollarım bacaklarım yok demeye başlıyorsun.
Büyük hata!
Kimsenin önünde durup beklemek zorunda değilsin. Allah'tan başka kimse yargı makamı değil. Kırmızı renkli "onaylandı" damgasını taşıman gerekmiyor alnında. O alın ahsen-i takvim olarak yaratılmış birinin alnı, bir başkasından alacağı taca muhtaç değil! Kimisi güzel yemek yapar, kimisi güzel resim. Kimisi hızlı koşar, kimisi zarif yürür. Herkes kendi farklılığı ve seçimleriyle güzel. Canın çıkarcasına uğraşsan herkesten daha hamarat olabilirsin, ama bir kitabın aklında açtığı idrak kanallarının verdiği hazzı duyacak olmadıktan sonra hayatını adamaya değer mi? Sırf birisi "aa o harika bir ev kadınıdır" diyecek diye!
Ki ne yaparsan yap demeyecek olanın demeyeceğini biliyorsan!
Velhasılı, "bir kitap okudum hayatım değişti", demeyeyim de, "bir kitap okudum kendimi hatırladım" diyeyim. Hatırlayınca kanatlarım karıncalanmaya başladı. Uzun zamandır uçmuyordum, hamlamışlar. Üzerimden başkalarının gölgelerini savurup atmak için şöyle bir silkinmem gerek sadece, sonra havalanacağım. İnşallah. Vira bismillah.
9 Haziran 2020 Salı
Bir kaç fotoğrafla mutluluk
Aylardır evden çıkmadım ve gerçekten çok bunaldım. Masamı, bilgisayarımı kurup eski fotoğraflara bakmayı dört gözle bekliyordum o yüzden. Ailemle ve arkadaşlarımla bir araya geldiğim onlarca güne ve sık sık gittiğim gezilere ait bir sürü, bir sürü albüm. Sanki fotoğraflara baktıkça eskisi gibi sevdiklerimle birlikte olacak ve o yerlere tekrar seyahat edecektim. Köşemi hazırladıktan sonra, bulduğum ilk boş vakitte bir bardak çayımı alıp oturdum, Kapadokya gezisinin fotoğraflarını gözden geçirmeye başladım. Gerçekten de düşündüğüm gibi oldu. Peri Bacalarını, Ihlara vadisini, adını hatırlamadığım o yer altı şehrini, güzel renkli Narlı Göl'ü, Hacı Bektaşi Veli türbesini sanki yeniden ziyaret ettim. Türbenin bahçesindeki renk renk, çeşit çeşit çiçekler yine gözümü şenlendirdi. Turdan bir kaç kişiyle o salaş çay bahçesinde yeniden çay içtim. Fotoğraflarını çekip kızına göndermemi rica eden yaşlı teyzeyi, yalnızım diye bana ablalık etmek isteyen iki hanımı hatırlayıp yeniden mutlu oldum. Tuz gölünün üzerinde yürümediğim için yeniden hayıflandım. Otelin terasında kahve içip balonları seyrettiğim o güzel sabahın ferahlığını adeta yeniden hissettim. Sanki havanın kokusunu bile yeniden duydum...
Son zamanlarda biraz sankili yaşıyorum hayatı, kenardan izliyorum. Bayağıdır durgundu hayat, pandemiden önce bile. Ama işte bir şekilde yaşıyorum. Artık içinde bana emanet edilmiş güzel bir kuzunun olduğu anılar biriktiriyorum. Sessiz sakin, iddiasız ama çok güzel anılar. Onunla yapmak istediğim çok şey, birlikte yürümek istediğim çok yol, karşısına oturtup göstermek istediğim pek çok güzellik var ama hayat bir süre daha rölantide devam edecek gibi görünüyor. Olsun. Bir kaç fotoğrafa bakıp mutlu olmayı bilen için sıradan günlerin bile her biri anmaya değer...
Son zamanlarda biraz sankili yaşıyorum hayatı, kenardan izliyorum. Bayağıdır durgundu hayat, pandemiden önce bile. Ama işte bir şekilde yaşıyorum. Artık içinde bana emanet edilmiş güzel bir kuzunun olduğu anılar biriktiriyorum. Sessiz sakin, iddiasız ama çok güzel anılar. Onunla yapmak istediğim çok şey, birlikte yürümek istediğim çok yol, karşısına oturtup göstermek istediğim pek çok güzellik var ama hayat bir süre daha rölantide devam edecek gibi görünüyor. Olsun. Bir kaç fotoğrafa bakıp mutlu olmayı bilen için sıradan günlerin bile her biri anmaya değer...
7 Haziran 2020 Pazar
Bir şükür anı
Uzun zamandır beklediğim bir anı yaşıyorum.
Çatı katına bir oda eklendi geçtiğimiz ay. Temizledim, eşyaları yerleştirdim ve yeniden düzenledim. İçinde dini ve tarihi kitapların durduğu kahverengi kitaplık artık kedime tahsis edilen arka odaya kondu. Edebi eserlere ayırdığım beyaz kitaplık eski yerinde kaldı. Yeni odanın duvarı sayesinde kendiliğinden oluşan pencere önündeki küçük bölmeye masamı ve bilgisayarımı koydum. Şimdi kafamı kaldırınca gökyüzünün bir bölümünü görebiliyorum. Ve arkama döndüğümde, beyaz kitaplığımdaki canım kitaplarımı... Üst katı, özellikle oğlum doğduğundan beri kullanamadığımız için kitaplarım elimin altında ve gözümün önünde değildi. Kitapseverler bunun ne sinir bozucu bir şey olduğunu bilir.
Neyse, uzun zamandır hayalini kurduğum ve kavuştuğum an şu: Üst katta, masamdayım. Kitap okuyorum, bilgisayarımdan fotoğraf bakıyorum yada şimdi olduğu blog yazıyorum. Kuzum hemen yanımdaki odada uyuyor. Yani kendime, sevdiğim bir şeyler yapabilmek için bir iki saat ayırabilmişim. Bu anı tamamlamak için, pencereyi aralayıp rüzgarın hafif hafif perdeyi oynatmasına izin veriyorum. Arka planda sessizce çalsın diye Einaudi'den Monday'i açıyorum.
Çok şükür.
Çatı katına bir oda eklendi geçtiğimiz ay. Temizledim, eşyaları yerleştirdim ve yeniden düzenledim. İçinde dini ve tarihi kitapların durduğu kahverengi kitaplık artık kedime tahsis edilen arka odaya kondu. Edebi eserlere ayırdığım beyaz kitaplık eski yerinde kaldı. Yeni odanın duvarı sayesinde kendiliğinden oluşan pencere önündeki küçük bölmeye masamı ve bilgisayarımı koydum. Şimdi kafamı kaldırınca gökyüzünün bir bölümünü görebiliyorum. Ve arkama döndüğümde, beyaz kitaplığımdaki canım kitaplarımı... Üst katı, özellikle oğlum doğduğundan beri kullanamadığımız için kitaplarım elimin altında ve gözümün önünde değildi. Kitapseverler bunun ne sinir bozucu bir şey olduğunu bilir.
Neyse, uzun zamandır hayalini kurduğum ve kavuştuğum an şu: Üst katta, masamdayım. Kitap okuyorum, bilgisayarımdan fotoğraf bakıyorum yada şimdi olduğu blog yazıyorum. Kuzum hemen yanımdaki odada uyuyor. Yani kendime, sevdiğim bir şeyler yapabilmek için bir iki saat ayırabilmişim. Bu anı tamamlamak için, pencereyi aralayıp rüzgarın hafif hafif perdeyi oynatmasına izin veriyorum. Arka planda sessizce çalsın diye Einaudi'den Monday'i açıyorum.
Çok şükür.
22 Şubat 2020 Cumartesi
Daha çok dua etmeliyim
Biraz önce perdeyi vaktinden önce kapamam gerekti, şöyle bir bocaladım. Daha çok aydınlık istemekle, dışarıdaki dünyadan kopmamayı istemek arasında kaldım. Sık sık başıma geliyor bu olay bu evde. Rabbim daha aydınlığını, daha huzurlusunu nasip etsin.
8 Kasım 2019 Cuma
Yıllar, yeniden okunanlar, yeni açılımlar
Tavrını onaylamadıklarını belirtmek için "Keşke sen de..." deyip susmuşlardı. "Keşke ben de ne? Soruyu tamamlamalarını istemenin manasız olduğunu onca yarım kalmış cümlenin ardından artık iyice öğrenmişti. Keşke sen de başını açsaydın. Keşke sen de seni ilgilendirmeyen hiçbir şeye karışmamış olsaydın. Keşke sen de... Uzar giderdi. Her biri heykeltıraştı karşısında. Keşke diye diye bütün uzuvlarını, düşüncelerini yontmaya başlamışlardı.
Yukarıdaki alıntı, Fatma Barbarosoğlu'nun Senin Hikayen adlı öykü kitabındaki "Kapanmayan Yaralar Antolojisi" adlı öyküsünden. Seneler önce okumuştum bu öyküyü. O zamanlar keşkelerle ruhumu yontan insanlar yokmuş herhalde hayatımda, ki yukarıdaki paragraf dikkatimi çekmemiş. Bakalım önümüzdeki yıllar bizi daha nelerle karşılaştıracak da algımızı genişletecek böyle. :)
4 Şubat 2019 Pazartesi
Uzun bir aranın ardından
Fazla ses çıkarmamaya çalışarak bulaşık makinesini boşaltıyorum. Arada bir de bebeğimin yattığı odaya gidiyor, uyanıp uyanmadığını kontrol ediyorum. Kısa bir süre öncesine kadar uykusunu değil nefesini takip ederdim. Çok yıpratıcı bir ruh hali o, ama geçiyor. Geçmez dediğin her şey geçiyor. İlk zamanlar yanına birini bırakmadan başka odaya bile gidemezdim, şimdi uyanık veya uyurken yalnız bırakıp işlerimi yapabiliyorum. Yattığı yerde ağlamadan beş-on dakika durduğu oluyor, sağolsun. Bu süre gittikçe uzayacak biliyorum. İki-üç ay içinde yere serdiğim kalın bir battaniyenin üzerinde kendi kendine oynayacak, eline verdiğim şeyler onu oyalayacak. Ondan birkaç ay sonra bir yürütece koyup daha da rahat edeceğim. Sonra inşallah yürümeye başlayacak. İlk başlarda peşinden koşmak çok zor gelecek ama elini tutup yürüyüşlere çıkma hayalim gerçek olduğunda, anlattıklarımı dinleyip anlamaya başladığında her şeye değdiğini düşüneceğim herhalde.
Gerçekten zor bir şey yeni bir hayatı yüklenmek ama zorluklar geçiyor. Yenileri geliyor, sonra onlar da geçiyor. Mühim olan tadını çıkarmak. Çünkü her zorluğun yanında tarif edilmez güzellikler de var. Mesela sadece koynumda uyuyordu ilk aylar ve koltuk tepelerinde yatıyordum bir zarar görmesin diye. Hala bel ağrısı çekiyorum bu yüzden ama gece uyanıp da bağrımda uyuduğunu görmek, kokusunu duymak şahane bir şeydi. Yeni yeni başladı yatağında yatmaya ama şimdiden özlüyorum o geceleri. Zaman bir şeylerin ilacı, evet. Ve ilerledikçe uzaklaşıyoruz sıkıntılardan ama aynı zamanda geri gelmesi imkansız bazı güzel anlardan ve anılardan da uzaklaşıyoruz böyle. Yapacak bir şey yok. Hayatı olduğu gibi kabullenmek ve sevmek gerek. Herhalde...
Gerçekten zor bir şey yeni bir hayatı yüklenmek ama zorluklar geçiyor. Yenileri geliyor, sonra onlar da geçiyor. Mühim olan tadını çıkarmak. Çünkü her zorluğun yanında tarif edilmez güzellikler de var. Mesela sadece koynumda uyuyordu ilk aylar ve koltuk tepelerinde yatıyordum bir zarar görmesin diye. Hala bel ağrısı çekiyorum bu yüzden ama gece uyanıp da bağrımda uyuduğunu görmek, kokusunu duymak şahane bir şeydi. Yeni yeni başladı yatağında yatmaya ama şimdiden özlüyorum o geceleri. Zaman bir şeylerin ilacı, evet. Ve ilerledikçe uzaklaşıyoruz sıkıntılardan ama aynı zamanda geri gelmesi imkansız bazı güzel anlardan ve anılardan da uzaklaşıyoruz böyle. Yapacak bir şey yok. Hayatı olduğu gibi kabullenmek ve sevmek gerek. Herhalde...
21 Haziran 2018 Perşembe
This Beautiful Realistic
Bugün, Zeynep'in aylar önceki bir postunda bahsettiği This Beautiful Fantastic isimli İngiliz filmini seyrettim. Filmin tatlılığı, kızın güzelliği, Tom Wilkinson'un oyunculuğu gibi detayları atlıyorum. Onlar ortada. Kenarda olup da göze görünmeyen şeyden bahsedeyim ben. Yani filmin birden fazla sahnesinde hissettiğim yaşlanmışlık hissinden. Yaşlanmışlık değil de gençliğe özlem mi desem? "Bu işler artık benden geçti galiba" hüznü mü desem? Ne dersem diyeyim işte, bir şey içimi burkuverdi. Fakat bu burkulmaya "olması gereken hep buydu zaten" bilgeliği de eşlik ediyordu. Artık ilham verici film ve kitapların beni sürüklemesine izin veremezdim yani. Dahası, önceden de vermemeliydim. Vermeyenler daha çok yol almıştı. Hayal gemileri sadece hayali denizlerde yol alabiliyordu çünkü. Bunu anlamak fena halde üzücü, ama bir o kadar da gerekliydi. Hayat kadar, memat kadar gerekliydi...
1 Mart 2018 Perşembe
Biiznillah
Geçenlerde Atsız'ın Ruh Adam'ını okumaya başladım yeniden. Fena halde nostalji neticesinde kendimi eski blog yazılarımın tozlu arşivlerinde buluyorum o günden beri. Aklıma gelen her şeyi aratıyorum kayıtlarda, bazen de başlığı ilgimi çekenleri okuyorum aradan. Çok yazım var ama keşke kat be kat fazlası olsaymış. Keşke daha ayrıntılı yazılar yazsaymışım şahsi tarihimle ilgili. Mesela romanlarını defaatle okuduğum Atsız hakkında tek bir şey yazmamışım, nasıl olmuş da olmuş bilmiyorum. Bildiğim, bundan sonra daha çok yazacağım. Her zaman bu bloğa değil belki ama yazacağım inşallah.
23 Şubat 2018 Cuma
Issız bir adada çay, kuru incir, okunası bir kitap
Bir ders boşluğum var cumaları. Namazdan sonra, kimsenin olmadığı sınıfa dönüp bir şeyler okuyorum. Sırf bunun için iptal ettim o dersi. Başkalarının cümlelerini okuyarak kafamı dinlendirmeye ihtiyacım var. Karton bardakta çay, evde güzelce yıkayıp getirdiğim bir kaç kuru incir ve okunası bir kitapla ruhuma lazım gelen ortamı sağlıyorum.
Ama bugün değil. Bugün, yetiştiremedikleri ödevlerini yapmak üzere sınıfta kalmış birileri var. Çok yakın arkadaşlar, belli. Huzursuz edici bir şekilde konuşuyorlar birbirleriyle, sürekli bir çıkışma hali. Fütursuz bir dili yakın arkadaş olmanın gereklerinden sayan insanlar var, biliyorum, başıma geldi. Dostlar arasında nezakete gerek olmadığını iddia ettiler. Bunun samimiyetsizlik olduğunu düşünüyorlardı herhalde ama o kadarını söylemediler.
Nezaketimin samimiyetsizlik olarak görüldüğüne yeniden şahit oluyorum son zamanlarda. Bazı insanlar anlamadıkları, daha doğrusu kendilerine benzemeyen insanları direk reddediyorlar. Sadece gülümseyerek ve selam vererek mutlu mesut yaşayabilecekken, ne tuhaf.
"Benim sevdiğim şeyi sevmiyor, bana benzemiyor ama yine de gülümsüyor, yine de güzel güzel konuşuyor benimle. Seviyor mu beni yani? Seviyorsa niçin her zaman yanıma gelmiyor? Niçin sürekli benimle ilgilenmiyor?"
Hepimiz beklenti dolu yaratıklarız, eminim bundan. Ama bazıları, beklentileri karşılanmayınca, soğuk suratların ve bet seslerin arkasına saklıyorlar yüreklerini. Nezaketiniz samimiyetsizlik onlar için. Emeklerinizin zaten değeri yok, az bile yaptınız, daha çok zaman harcamalıydınız! Halbuki artan sorumluluklarıma zor yetişiyorum son zamanlarda. Kimseye ayıracak vaktim yok. Kendime ayırdığım saati derslerimden çalmak zorunda kalıyorum işte. Onu da, bugünkü gibi, huzursuz konuşmalara şahitlikle geçiriyorum bazen. Bir ada yok mudur inzivaya çekilecek? Varsa yanımda götüreceğim üç şey çay, kuru incir ve okunası bir kitap olacak sadece...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

