Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2026 Salı

Galiba sinirlerim bozuk, olayın senle ilgisi yok Margot!


Sakarya'da üniversite yılları, ikinci senem olsa gerek. Bir sahafta mavi ciltli bir iki kitap buluyorum. Klasik İngiliz eserleri. Bir tanesi Emily Bronte'un Uğultulu Tepeler'i. Edebiyata düşkün, hayal dünyasına dalmayı seven bir genç kız için yepyeni bir dünya açılmış oluyor önüme böylece. Uğultulu Tepeler konağı. Kasvetli İngiltere. Heathcliff ve Cathy. Edebiyatın belki de en tutkulu ve saplantılı aşkı. Bütün bunlar günümüzdeki gibi ucuz, sulu bir şekilde değil, sarsıcı bir gerçeklikle anlatılıyor. Gerçekten müthiş etkilenmiştim. Hala da şahsi edebiyat serüvenimin en önemli noktalarından sayarım.
 
Bronte kız kardeşler her biri başarıya ulaşan ilk kitaplarını yayınladıklarında erkek isimleri kullanmışlar, içinde yaşadıkları toplumda başka türlüsü mümkün değilmiş sanırım. Üçlünün en başarılı kitabını (Jane Eyre) yazmış olan abla Charlotte, ancak Anne ve Emily genç yaşta öldükten sonra gerçek isimlerini açıklayabilmiş. O zaman bile öyle kapalı bir ortamda yaşayan bir papaz kızının Uğultulu Tepeler gibi bir kitabı yazdığına inanmamış bir çok kişi. Erkek kardeşinin yazdığını iddia etmişler. Ama Charlotte'un sözünün üstüne söz sayılmamış tabi. Sonra yıllar geçmiş, bu hanımların kitaplarından etkilenerek kitaplar yazılmış, üzerlerine uyarlama filmler yapılmış. Bir kısmını okumuş, izlemişiz. Sonra çoluk çocuğa karışınca kitaplara az, filmlere hiç zamanımız kalmış. Eskiden sinefil kıvamına yakın biriyken, kim nerede kiminle ne çekmiş haberimiz olmamış. Ama tabi bildiğiniz gibi hiç bir şeye zamanı olmayan insanların bile reels, shorts izlemeye fırsatı oluyor! İşte o reelslerden birinde Margot Robbie'nin Uğultulu Tepeler'in Cathy'sinin giysilerini seçmekten bahsettiğini duymuşuz...

Yüzlerce uyarlama izlemişimdir, karaktere uyumsuz bir sürü oyuncu gördüm, hiçbiri bu kadar rahatsız etmedi beni. Margot Robbie'nin 40+ gösteren bir 35'lik olmasından, sarışın olmasından, bir zamanlar Harley Quinn ve Barbie oynamış olmasından mı, bilemiyorum. Tamam pek güzel, ama Cathy'ye tek zerresi benzemiyor. Yani biri popüler ve güzel diye her role koyamazsın. Her hikayeyi babanın malı gibi alıp bozamazsın. Diyorum ama son yıllar bunun örnekleriyle dolu. Birileri bir eser ortaya çıkarıyor ve neyi var neyi yoksa içine koyuyor, yıllar sonra adamın biri gelip bunu da Margot oynasın diyor! 

Gerçi birilerinin şu ölsün bu aç kalsın bu köle olsun diye karar verdiği bir çağda ben bu kadar neye bozuldum onu da anlamadım ya neyse!  

8 Kasım 2019 Cuma

Yıllar, yeniden okunanlar, yeni açılımlar

Tavrını onaylamadıklarını belirtmek için "Keşke sen de..." deyip susmuşlardı. "Keşke ben de ne? Soruyu tamamlamalarını istemenin manasız olduğunu onca yarım kalmış cümlenin ardından artık iyice öğrenmişti. Keşke sen de başını açsaydın. Keşke sen de seni ilgilendirmeyen hiçbir şeye karışmamış olsaydın. Keşke sen de... Uzar giderdi. Her biri heykeltıraştı karşısında. Keşke diye diye bütün uzuvlarını, düşüncelerini yontmaya başlamışlardı.

Yukarıdaki alıntı, Fatma Barbarosoğlu'nun Senin Hikayen adlı öykü kitabındaki "Kapanmayan Yaralar Antolojisi" adlı öyküsünden. Seneler önce okumuştum bu öyküyü. O zamanlar keşkelerle ruhumu yontan insanlar yokmuş herhalde hayatımda, ki yukarıdaki paragraf dikkatimi çekmemiş. Bakalım önümüzdeki yıllar bizi daha nelerle karşılaştıracak da algımızı genişletecek böyle. :)



9 Şubat 2019 Cumartesi

Ocak Ayı Okumaları

Hamileliğin son ayları ve doğumdan sonraki 2 ay hiç kitap okumadım. Aslında şu kitaptan bir bölüm, bu kitaptan bir hikaye, şu dergiden bir makale derken az buçuk okumalar yaptım ama şöyle bir kitaba başlayıp da bitirmeye niyet edemedim. İçimden gelmedi, malum,  daha önemli meselelerim vardı. 2019'un ilk günlerinde, içimdeki çoktan ölmüş olan yeni yıl plancısı mı hortladı yoksa artık vakti mi gelmişti bilmiyorum ama bir kitaba başlayıp bitirmeyi başardım. Sanırım tekrar blog yazmaya da o ara karar verdim  Zira yazılarımın çoğu okumalarım üzerine olmuştur eskiden beri. Veyahutta okudukça yazası geliyor insanın. Siz seçin. Sonuç olarak çok özlediğim okuma günlüklerine (ya da aylık diyelim) geri dönüyorum bu postla.

Bu ay okunan kitaplar
Burası gerçek Dünya (Şeyma Çekici)
Siret-i Meryem (Sibel Eraslan)

Bu ay hiç kitap satın almadım. Şeyma Çekici'nin kitabını Aralık ayında almış yanına iki kitap daha katmıştım ama 2019 bilançosuna baktığımız için onları karıştırmıyoruz. Bahsi geçen kitabı yazarının instagram paylaşımlarına pek güldüğüm ve de konuyla (annelik) yakından bağlantım olduğu için almıştım, bir solukta da bitirdim. İçeriği sandığım kadar dolu değildi ama epey eğlenceli ve zaman zaman da hüzünlüydü. Kafa dağıtmak için kafası gitmiş anneler tarafından okunabilir. (Kafası gitmiş olmak bir ön şart değildir.)

Siret-i Meryem lohusalığım bitmeden elime (daha doğrusu yanıma) aldığım bir kitap ama o sıra bir kaç sayfadan ileri geçemedim. Eskiden okunmadan geçen zamana kayıp gözüyle bakardım ama artık hayatta daha mühim şeyler olduğunun farkındayım. Okumak her şeyin ilacı değil genç kardeşlerim. Bazen kitapları bir kenara bırakıp hayata yapışmak icab edebiliyor. Çok şeyyapmayın, atlatınca döneceksiniz zaten.

Neyse. Sibel Eraslan'ın hikayelerini pek severim, roman da fena değildi ama hikayeleri kadar sevemedim. Elimde gereğinden fazla dolaştığı için böyle hissediyor olabilirim. Zaten tarihi romanlara, konu ettikleri şahsiyetlere yükledikleri hayali özellikler sebebiyle (hakka girdiklerini düşündüm için) mesafeli olduğumdan, yazarın yeni bir romanını okumam herhalde. Bu romanı niye aldım o zaman? Çünkü Hz Meryem'in Hz İsa'yı dünyaya getirip onunla beraber halkına döndükten sonra başına neler geldiğini, mümkünse hafif bir okuma ile, öğrenmek istiyordum ve de Sibel Eraslan'ın romancılığını merak ediyordum. İki merakımı da gidermiş olarak hayatıma ve okumalarıma devam ediyorum. Bir sonraki ay öykülerle dolu olacak inşallah...



9 Eylül 2018 Pazar

Medyasenfoni ve Fatma Barbarosoğlu üzerine

Medyasenfoni'yi uzun zamandır rafta bekletiyordum. Fatma Barbarosoğlu külliyatımı tastamam tutmak için almıştım ama okumak için hiç acelem yoktu. Zira diyaloglardan oluşuyordu kitap ve bahsi geçen diyaloglar oldukça hızlı ve yapay geliyordu kulağa. Geçen aylarda twitter'da (idi sanırım) bir okuyucusunun aynı eleştiriyi getirmesi üzerine bunu özellikle yaptığını açıklamıştı Fatma Barbarosoğlu. Galiba kitap ondan sonra aklıma düştü.

Kitaba adını veren Medyasenfoni, (yazarın kendi ifadesiyle) toplumsal değerleri aşındırmak için çalışan ve bunun için medyayı kullanan bir örgüt. Kitap, örgütün yöneticileri ve çalışanları, kurbanları, kuklaları ve bütün bu olanları izleyenler arasında akan hızlı  ve aralıksız diyaloglardan oluşuyor. (Bu hızın sebebini, "çünkü zamanın en hızlı aktığı yer medya" diyerek açıklıyor Fatma Hanım)

Başta ön yargılı yaklaştığım bu diyalogla anlatma yöntemini okurken benimsedim. Hatta, bazen hızına yetişemeyip iki kere okuduğum yerler olsa da, kitaba verdiği akıcılığı sevdim. Ama hemen okuyup bitirince, sindirebilmek için ekstra okumalar yapmam gerekti. Yazarın söyleşilerinin toplandığı Sözüm Söz kitabında 'Medyasenfoni' ile ilgili söylemiş olduklarını baştan okudum mesela. Sonra Saadettin Acar'ın yazar tanıklıklarını içeren kitabı 'Güzel Şahitlik'teki Fatma Barbarosoğlu bölümünü okudum. (Kitabı bunun için satın almıştım zamanında) Bundan başka, yine içindeki Fatma Barbarosoğlu dosyası için aldığım 'İtibar' dergisinin "Ocak 18" sayısında hakkında yazılmış yazıları okudum.

Fatma Barbarosoğlu herhalde en ilgili olduğum yazar. Bunun sebebinin, hayata yönelik farkındalığımı artırması, yazılarının beni ânda bulunmaya çağırması olduğunu düşünüyorum. Her zaman söylediğim gibi, meselesi olan bir yazar. Bu sebeple yazdıkları hedefine ulaşıyor, havada kalmıyor. Gerçi Twitter'da gördüğüm kadarıyla, hayat felsefesi farklı insanlar tarafından sürekli ve inatçı bir şekilde yanlış anlaşılıyor. Daha doğrusu siyasi görüşünden ilerisini göremeyenler tarafından diyeyim. Çok az yazısında siyasi fikrini belli ediyor aslında. Edebi eserlerinde hele, hiç yok. Velakin insanlar her zaman olduğu gibi görmek istediğini görüyor.  İtibar'daki dosyada en yakın arkadaşı Nazife Şişman tarafından yazılmış bir yazı var. Orada şöyle diyor Nazife Hanım:

"Fatma Barbarosoğlu, sosyologların edebiyatçı olduğu için, edebiyatçıların da sosyolog olduğu için kendisinden bir izah, bir özür beklemelerinden yıllardır bîzar."

Yazdığı her şey sürekli sorgulanan, ama zihni gayet net olduğu için her soruya kesin bir cevabı olan bir yazar Fatma hanım. Zihinsel karmaşadan muzdarib biri olarak kendisine büyük bir hayranlık duymam normal sanırım...


6 Mart 2018 Salı

Öykü yılı


Ocak başında kendimce bir okuma planı yapmış ve bu yılı ağırlıklı olarak öykü okumalarına ayırmayı düşünmüştüm. Öyküleri kitap kitap değil tek tek incelemeyi; eskiden okuduğum öykü derlemelerinden seçme okumalar yapmayı; tüm bunları düzenli not etmeyi; şiir biriktirir gibi öykü biriktirmeyi tasarlamıştım. Kamil Yeşil’in Öykü Dersleri isimli incelemesini satın alıp, Necip Tosun’un (yarım bıraktığım) Modern Öykü Kuramı’nın yanına koymuştum.

Sonra ne mi oldu? Hiç. Yeni bir başarısızlık hikâyesi anlatıyorum gibi oldu ama ardı ardına dört hikaye derlemesi bitirerek hedef çizgimde kalmayı başardım bu kez. (İtiraf et bunu beklemiyordun!) Okuduklarımı yazmak hususunda aynı azmi gösteremedim gerçi ama burada kısaca bahsetmek de yeterli olur diye düşünüyorum. Zaten öykü derlemelerini kitap kitap incelemek gerçekten zor. Genelde bütüncül kitaplar olmadıkları için, başta planladığım gibi öykü bazında yapabilirim bunu ancak. Yani, demet demet öykü arasından birer ikişer koparıp bırakacağım buraya arada. Gelip gelip koklarız. Ama şimdi birkaç cümle savurmakla yetineyim aşağıdaki dörtlü hakkında:  

Yeni Dünya – Sabahattin Ali
Sabahattin Ali’yi pek ünlü kitabıyla tanıyıp sevenler, artık bunalmadınız mı o kürk mantodan? Atın da bir rahatlayın. Açın da üstadın öykülerini bir okuyun. Bak üstad diyorum. Kürk Mantolu Madonna’dan sonra dememiştim şimdi diyorum. Başıma bir şey gelmeyecekse, "ondan daha çok sevdim" deyip burada kesiyorum.  

Dünyanın En Güzel Gemisi – Safa Önal
Safa Önal’ın kitabını kitapyurdu kitap avlarımdan birinde, kapağındaki “Peyami Safa önsözüyle” yazısının gaza getirmesiyle aldım. Güzel pazarlama taktiği! Peyami safa’nın kefilliği kitabı sevmeme yetmedi maalesef. Kötü bir kitap değil ama ben bir bağ kuramadım. Zamanı değildi belki Peyamiciğim, yoksa senin sözünün üstüne zinhar söz söylemem. 

Asla Pes Etme – Mukadder Gemici
Mukadder Gemici daha önce nerelerdeydin ve neden sadece üç kitabın var? Sabahattin Ali ve biraz sonra bahsedeceğim Cihan Aktaş’a rağmen kitabını bu dörtlünün en güzeli seçtim gitti. Öykülerden birini okurken, “bu bir öykü değil roman olsun, bitmesin” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Daha nasıl öveyim?

Fotoğrafta Ayrı Duran – Cihan Aktaş
Cihan Aktaş adı öykücülük konusunda başlı başına bir övgüdür bence. Zamanımızın en iyi hikayecilerinden biri olduğunu tekrar ifade etmiş olayım. Bu kitap hakkında ek olarak söyleyebileceğim şey normalde hikaye kitaplarında olmadığını belirttiğim bütüncüllüğe sahip oluşu. Tamamı mülteciler hakkındaki hikayelerin arasında, ortak karakterlerden ve ortak dertlerden kaynaklanan bağlantılar var. Bağlantıları ve karakterleri çözmek için kesinlikle ikinci bir okuma yapılması gerekenlerden.

Öyle işte.
Öyküleri gerçekten çok seviyorum.
Bazılarınızın şiiri sevdiği gibi.  


1 Şubat 2018 Perşembe

Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı (Mustafa Kutlu)

Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı, unutulmuş bir devlet dairesinde arşiv memuru olarak çalışan Tahir Bey’in hayatının yazar Mustafa Kutlu tarafından kaleme alınışının hikâyesi. (Doğru okudunuz) Mustafa Kutlu hikayeyi, hikayeye dahil olarak, birinci ağızdan anlatıyor. Bunu yapabilmek için de kitabında bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Bir mekânı nasıl gezdiğini anlatmakla başlıyor önce. Bir mekân nasıl gezilir, bir hayat nasıl yaşanır… Yaşama adabı –veya sanatı- konusunda ders niteliğinde ilk sayfalar. Örnek olsun diye ilk paragrafı iliştireyim şuracığa:

Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız. Aman acele etmeyin.
Yavaş!
Yavaş!
Bir binanın merdivenlerinde, bir ağaç gölgesinde, birkaç masasını kapı önüne atmış bir çay evinin tahta sandalyelerinde oturup nefeslenin.
Etrafınızı dikkatle ve defalarca gözden geçirin. Kaldırımlara, bahçe duvarlarına, duvarlardan sarkan leylak dallarına, gelip geçen arabalara, insanlara, sokakta oynayan çocuklara, çatılara, kuşlara bakın.
Bulutları ihmal etmeyin.
Gökyüzündeki her bulut dakikada bir biz ona bakalım diye şekil değiştirir. 

                              
Bu minval üzere anlatıyor ve geziyor. Sonra enteresan bir bina görüp içine giriyor. Orada önce müstahdem Şeref Efendi’yle, sonra da Tahir Sami Bey’le tanışıyor. Böylece asıl hikâyeye, Tahir Sami Bey’in hikâyesine geçiş yapıyoruz. Anlatıcının bizzat Mustafa Kutlu olduğunu da bu sıralarda anlıyoruz.
***

Tahir Sami Bey’in özel hayatında neler var peki?
Atalar var öncelikle, Tahir Sami Bey’i Tahir Sami Bey yapan uzun bir geçmiş. Birlikte bir ömür geçirilen iki tane kız kardeş var. Genç yaşta öğrenilen ciltçilik zanaatı var. Balya balya eski gazete ve bu gazetelerden kesilmiş köye ve köylüye dair haberler var. Niğde’nin bir köyü için özenle çıkarılmış bir köy dergisi var. Buna dair umutlar ve hayal kırıklıkları var. Ne iş yaptığı belli olmayan bir devlet dairesinde geçirilen tekdüze yıllar var. Kapanmak üzere olan bir antika mağazasındaki Grace Kelly’ye benzeyen kadın ve onun giderken arkasında bıraktığı boşluk var. Ve tabi kitaplar var. Odalardan taşan, kız kardeşleriyle arasını bozup Tahir Sami Bey’i yalnız ölmeye mahkûm eden kitaplar…
***
Grace Kelly’ye benzeyen kadın, Tahir Sami bey’in ardından bakarken “hangi kitap bir insanın yerini tutabilir?” diye düşündüğünde aklıma Abdullah Harmancı’nın Yerlere Göklere isimli kitabındaki tek sayfalık bir hikâyesinde geçen adam geldi hemen. Ömrünü kitap biriktirmeye adamıştı adam, bununla ünlü olmuştu. Sonra bir gün, bir caddede yürürken, kitapların damarları olmadığını fark edivermişti aniden. (Damarlardan sevgiler, damarlardan acılar, damarlardan umutlar akmıyordu...) Damarsız varlıklar için harcadığı 60 yılın sonunda, adeta esefle, öylece kalakalmıştı…
***

İçinden kan geçen damarları yok kitapların. O halde hepsini toplasan bir insan hayatı eder mi? Ya da hayatın kendisine bedel mi okumak? Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı bunu getiriyor akla. Kitabın sonunda, soğuk bir arşiv odasında bir başına ölen Tahir Sami Bey’in o çok sevdiği, gözü gibi baktığı kitaplarına ne olduğunu soruyor Mustafa Kutlu okuyucuya. Bilmiyoruz. Bilemeyiz de. O halde neden soruyor acaba yazar bu soruyu bize? Ne demek istiyor? 

Şu ana kadar on kitabını okumuş bulunduğum Mustafa Kutlu’yu anlamaya bu kitapla başladım diyebilirim. Yazarı tanıyabilmem için kendisini bir karakter olarak önüme koyması icab ediyormuş! Bazen böyle oluyor, bazı şeyleri sadece kağıt üzerinde, kelimelere dökülmüş haliyle anlayabiliyorum. Benim için kitapların önemine örnek olsun bu. Yine de, şu yaşımda anladığım bir şey varsa, o da dünyalıklar arasında hiç bir şeyin insan hayatına bedel olmadığı. En büyük hediye hayat. Kitaplar onu doğru kullanmak için kullanım kılavuzları sadece...

23 Aralık 2017 Cumartesi

Bir Akşamdı (Peyami Safa)

İlk cümleler
Hatırlıyor… Bir akşamdı…

Anlatıcı
Çok canlı bir ses. Muzip. Olacakları bilen, yine de bizimle beraber, adeta keyifle, tekrar izleyen. Son bölümde Meliha'nın hayatından gelip geçenlerin hayaletleri arasında beliren, onlardan hesap soran. 

Bir karakter: Kamil
“Sergüzeştin ne pusulası ne haritası vardır.”

Böyle diyor Kamil. Hiçbir ahlaki sorumluluk yüklenmediği hayatının sloganı olabilir bu cümle. Gönlünce yaşamak, bunu yaparken başkalarının hayat rotasını nasıl değiştirdiğini önemsememek Kamil’in hayat felsefesinin özünü oluşturuyor. O sadece kendisi için yaşıyor. Hoşuna giden bir akraba kızını kandırıp, hasta babasıyla annesinin yanından koparabilmesi bundan. Yani sadece ahlaki değil toplumsal baskıdan da muaf bir karakter bu. Kamil için: Olacak şey mühimdir. Olmuşun hiç ehemmiyeti yoktur.

Türk edebiyatında örneğini görmediğim özgün bir tip olduğu için aklımda kaldı. (Aşk-ı Memnu’nun Behlül’ü bile her şey ortaya çıktığı zaman kaçıp gitmişti.) Yoksa içinde bulunduğumuz çağın insanlarının (özellikle gençlerin) bencilliği ve umursamazlığı yanında Kamil’in lafını etmeye bile değmez…

Şahane bir savaş tasviri
Harp meydanı. Orada, yüz elli kişinin bir anda berhava olması. Orada ufka bakan bir çift güzel gözün bir anda kararması, delinmesi, kan püskürmesi. Orada, dimdik dururken yere çöküşler. Orada, haykırışların en samimileri. Orada, bin anayı hıçkırtacak bir gülle. Orada, dibi kurumuş bir matra ağzına yapışan çatlak dudakların karı ve sevgili dudaklarını özleyişi. Orada, ölüm, her saniye kulak dibinde vızıldar. Aman efendim diyor Kamil, aman, ben anlatamam. Başını sallıyor, sallıyor, kaç kere tekrarlıyor: Harp… Harp bu… Harp.

Bir kaç alıntı
Sen hem bir kızdın, hem beyaz esvaplıydın.
Sabahları bahçe kapısının eşiğinde parıldardın. Hava senin alevini içer, mest olur, dalgalanır ve bakir vücudunu üflerdi. Güneş seni âşıkane bir tehalükle kucaklardı. Hava, güneş ve baban sana aşıktılar.
Pencerende göründüğün vakit, İzmit bir leylak demeti gibi bembeyaz açılırdı, körfez yanardı, bülbül çıldırırdı, çiçekleri sulayan ve öksüren baba, seni görünce o gün ölmeyeceğini bilirdi. 

***
Bu bir roman. Kendini sahifelerde araştırıyor. Nasıl bir kadınım ben? Bir hayalperver. Kitap ve gazete sahifelerinin yetiştirdiği ve İzmit’teki baskılı, düş hayatın feveran ettirdiği roman kızı. 

***
Bu asrın büyük seciyelerinden biri ‘fevkaliyat’a meclubiyetidir. Eskiler itiyatta zevk bulurlardı. İtiyada karşı harp açan ilk asır budur. 

Sözün özü
İşte, Meliha, kelebek kadar bile hüviyeti bariz olmayan meçhul, isimsiz, firarî, fettan, uçucu bir emel peşinde heveslerinin ve ihtiraslarının coşkunluğunu hissederek yaşadığını anlamıştı. Yaşamak arzusu, asrın düsturu.
Bir şey daha anlamıştı ki, bu kelebek tutulduğu anda bütün lezzetler kaybolur, bütün vehimler silinir ve dünyevi tadların rengarenk bulutları arasında korkunç bir şey görünür: Boşluk. Derin bir can sıkıntısı ruhu kaplar. Can sıkıntısı, asrın hastalığı.



22 Kasım 2017 Çarşamba

Mutluluk Onay Belgesi (Fatma Barbarosoğlu)

Hayatımın entelektüel anlamda en durgun dönemlerinden birini yaşıyorum. Yeni bir ev, yeni insanlar, yeni sorumluluklar derken son aylarda pek fazla okuyamadım. Sadece kitaplardan bahsetmiyorum, internetten takip ettiğim köşe yazıları ve bloglara da zaman ayıramadım. Yayın hayatının başından beri takip ettiğim Nihayet dergisinin son bir kaç sayısını sadakatle almaya devam etsem de, birinin bile kapağını açmadım. Açsaydım, aynı sıralarda Fatma Barbarosoğlu’nun da dergiden koptuğunu görmüş olurdum! Ve kendisinin Yeni şafak’taki köşe yazılarına ara vermemiş olsaydım, yeni kitabındaki öykülerin ilk bölümlerini yayınladığını, devamını da okuyucudan talep ettiğini vaktinde görür, belki öykülerden birine bir son yazmayı denerdim. Kısmet değilmiş.

Bahsi geçen kitap, ‘Mutluluk Onay Belgesi’ adıyla çıkar çıkmaz ön siparişle aldım, okudum ben de. Öykü kitaplarını severim. Fatma Barbarosoğlu öykülerini ayrı severim. Beni hayata çağırmak, zihnimdeki odadan çıkarmak gibi bir özellikleri var çünkü. (Ânın çocuğu olmayı başaramayan biri için büyük nimet.) Bu kitaptaki öyküler de farklı değildi bu anlamda. Ama çıkış noktası ve işleniş şekli açısından diğer kitaplarından (muhtemelen diğer bütün öykü kitaplarından) farklıydı. Çıkış noktası derken konuyu kastetmiyorum. Öykülerin konusu ortak: Sosyal medya ve iletişim araçlarının hayatımızı nasıl değiştirdiği. İlk kez işlenen bir konu değil malumunuz. Ve lakin yazarın çıkış noktası, yani “niyeti” kitabı farklı kılıyor. Fatma Hanım öykülerinin ilk bölümlerini her hafta köşesinde yayınlayarak devamını okuyucudan talep ediyor, gelen sonları değerlendirerek kitabın ikinci bölümüne koyuyor. İkinci bölüme yazdığı önsözün başlığı şu: “İşte burası bizim “BİZ” olarak karşılaştığımız yer.” Doğal karşılaşma mekânlarını yitirdiğimizden dertlenen bir yazarın, okuyucusuna edebiyatı bir buluşma noktası olarak, bir kitabın iki kapağı arasında sunuşu bu. Aynı başlangıçtan farklı sonlar yazalım, aynı soruna farklı pencerelerden bakalım diyerek okuyucusuna sesini duyurma fırsatı veriyor. Bu interaktif çalışmanın bir kitap olarak çıkması ise işin asıl güzelliği. Çünkü yazar okuyucu karşılaşmaları çeşitli sosyal medya alanlarında zaten her gün, her saat gerçekleşiyor. Fatma Hanım’da Twitter’da oldukça aktif bir yazar. Okuyucusuyla daim iletişim halinde. Ama amiyane tabirle “kaypak” olarak nitelendirebileceğimiz sosyal medya ortamlarındaki buluşmanın istikrarının, hatta kalitesinin garantisi yok. Bir lakabın ardındaki insan, dilinin kemiksizliğinin avantajını sonuna kadar kullanabiliyor. Dürüst ve yerinde bir yorumun da kalıcılığının garantisi yok. Ortak kullanım alanı olarak sosyal medyanın avantajları oldukça kötüye kullanılıyor. Sonuç olarak internet verileri sosyolojik bir çalışma için kullanışsız bir hal alıyor.

“Bizim şikayete değil hikâyete ihtiyacımız var” diyor yazar ikinci bölümün önsözünde. 140 karakterle veya fotoğraf kareleriyle derdimizi anlatamadığımızdan bahsediyor. Meselesi olan bir yazar olarak hikayenin imkanlarını kullanıyor derdini/derdimizi anlatmak için. Okuyucuya da aynı fırsatı veriyor. Okuyucu bu fırsatı nasıl kullanıyor peki? Gönderilen sonların büyük bir kısmında bahsettiğim çıkış noktasını, arkada yatan niyeti es geçerek bana kalırsa. Güzel metinler, çoğu hikâyenin başına uygun ama yazarın ilk bölümlerde açıkça verdiği ipuçlarına rağmen bambaşka noktalara vurgular yapılmış okuyucu sonlarında. Duygulandıran veya güldüren sonlar yazmışlar. Başarılı olanlar da var bu konuda (özellikle gençler beni çok şaşırttı) ama büyük çoğunluğu ‘meseleyi’ atlamış bence. Bir son yazsaydım muhtemelen benim de yapacağım gibi. 

Fatma Hanım’ın kendisine gelen sonlardan nasıl bir sosyolojik çıkarım yapacağını kestiremiyorum. Benim gördüğüm, sosyal medya ve iletişim araçlarının sadece alışkanlıklarımızı değil bakış açılarımızı, olayları algılayış şeklimizi de değiştirmiş olduğu. Bir zamanlar absürd olduğunu düşündüğümüz karakterleri nasıl da kanıksadığımız. “21. yüzyılın teknolojisine kelimelerimizi, duygularımızı, benliğimizi kaptırıyoruz” derken bunu mu kastediyordu acaba yazar?


Not: Geçenlerde Twitter’da, kitabı okuyan okuyucularından nasıl okuduklarına dair geri bildirimde bulunmalarını rica etti Fatma Hanım. Sonrasında bu geri bildirimleri kendi sitesine göndermelerini isteyerek, kitabın ikinci baskısında da onlara yer vereceğini söyledi. Gittikçe gelişen, okuyucunun katkısıyla zenginleşen enteresan bir çalışmaya dönüşüyor kitap. Sonradan gelecek pek çoklarına esin kaynağı olur umarım.

Not2:Kitabın ilk bölümünde yazarın hikayeleri, ikinci bölümünde de sırasıyla okuyucu sonları var. Başlangıçta uygun gelmedi bana bu, hikaye sonlarının asıl hikayelerin hemen ardından gelmesi gerektiğini düşündüm. Ama bitirdikten sonra bu halinin daha derli toplu olduğuna karar verdim. İki bölümün birbirinden ayrılması çalışmaya daha geriden bakabilmemiz için gerekliydi sanırım.



Not3: Her iki bölümde de, hikayelerden hemen önce konuya işaret eden kısa alıntılar vardı. Çok hoş bir detay olarak aklımda kaldı bu da.