Uzun zamandır beklediğim bir anı yaşıyorum.
Çatı katına bir oda eklendi geçtiğimiz ay. Temizledim, eşyaları yerleştirdim ve yeniden düzenledim. İçinde dini ve tarihi kitapların durduğu kahverengi kitaplık artık kedime tahsis edilen arka odaya kondu. Edebi eserlere ayırdığım beyaz kitaplık eski yerinde kaldı. Yeni odanın duvarı sayesinde kendiliğinden oluşan pencere önündeki küçük bölmeye masamı ve bilgisayarımı koydum. Şimdi kafamı kaldırınca gökyüzünün bir bölümünü görebiliyorum. Ve arkama döndüğümde, beyaz kitaplığımdaki canım kitaplarımı... Üst katı, özellikle oğlum doğduğundan beri kullanamadığımız için kitaplarım elimin altında ve gözümün önünde değildi. Kitapseverler bunun ne sinir bozucu bir şey olduğunu bilir.
Neyse, uzun zamandır hayalini kurduğum ve kavuştuğum an şu: Üst katta, masamdayım. Kitap okuyorum, bilgisayarımdan fotoğraf bakıyorum yada şimdi olduğu blog yazıyorum. Kuzum hemen yanımdaki odada uyuyor. Yani kendime, sevdiğim bir şeyler yapabilmek için bir iki saat ayırabilmişim. Bu anı tamamlamak için, pencereyi aralayıp rüzgarın hafif hafif perdeyi oynatmasına izin veriyorum. Arka planda sessizce çalsın diye Einaudi'den Monday'i açıyorum.
Çok şükür.
7 Haziran 2020 Pazar
22 Şubat 2020 Cumartesi
Daha çok dua etmeliyim
Biraz önce perdeyi vaktinden önce kapamam gerekti, şöyle bir bocaladım. Daha çok aydınlık istemekle, dışarıdaki dünyadan kopmamayı istemek arasında kaldım. Sık sık başıma geliyor bu olay bu evde. Rabbim daha aydınlığını, daha huzurlusunu nasip etsin.
18 Kasım 2019 Pazartesi
Yeniden Okumalar
Kısa vapur yolculuklarında abisiyle kim-kimdir oyunu oynayan küçük bir kız. Yıllar sonra üniversiteden "dava" arkadaşlarıyla buluşup değişenleri ve değişmeyenleri müşahede eden bir kadın. Başka bir ülkeden gelen, pazarda rastladığı bir kadını araştırmasına dahil etmek için uğraşan ve neden yüz bulamadığını anlayamayan Hülya Koçyiğit tavırlı kadın. Kendisi tamamen iştahsız olduğu için başkalarının yemeklerden aldığı lezzeti kovalayan, bu nedenle evinde sürekli yemek davetleri veren Kuru Emine Hanım. Hayatında iki tane, ikisi de ölmüş Cenan bulunan sürgün bir öğretmen. Seher vakti baktığı hiç bir yerde ışık göremeyen bu yüzden şehre iyice yabancılaşan yaşlı bir adam; onun dağlar kadar katı zannettiği ama aslında dedesinin acısını yoğun bir şekilde hisseden torunu. Duyduğu yalanları engelleyemediği bir bulantıyla tespit eden doğal yalan makinesi kadın. Kızları ölüp ardında bir bebek bırakmış orta yaşlı bir çift. Hayatında ilk defa taksitle alışveriş yapan ve bunun yükünü bir gece bile taşıyamayan Bekir Efendi. Küçük bir şehir ve o şehrin esnafları. Televizyona çıkıp ünlü olmayı aklına koymuş, bu yüzden kendine kayıp bir aile uydurmuş genç bir adam.Bu karakterleri Fatma Barbarosoğlu'nun 'Senin Hikayen' adlı öykü derlemesinden toplayıp getirdim. Ne zamandır niyet ettiğim 'Yeniden Okumalar'a da bu vesileyle başlamış oldum. İnşallah zaman zaman raflarımdaki okunmuş kitaplara dönerek tekrar -ve daha dikkatli- okumalar yapacağım. Çoğunlukla öyküler üzerinden ilerleyerek sanırım...
Not: Senin Hikayen Fatma Barbarosoğlu'nun okuduğum ilk kitabı. Yeniden Okumalar'ın ilk kitabı olma bahtına da bu sayede erdi. İlk seferi Kasım 2009'da okumuşum, ikincisi Kasım 2019. Bu ise planlı değil, tamamen tevafuk. :)
Not 2: Yeniden Okumalar'ın ikinci kitabına başladım; o da Cihan Aktaş'ın ilk okuduğum kitabı olan Ağzı Var Dili Yok Şehrazat.
Not 3: Bütün tekrar okumalarım ilk kitaplardan ibaret olmayacak inşallah. :)
17 Kasım 2019 Pazar
Öz seçimli şükür anları
Bebeği uyuturken okuyabiliyorsam bir kitap okuyorum, yoksa telefondan bir şeyler bakıyorum. Bu kez Feedley'de eski bloglarımdan kalmış yazılarımı okudum biraz. Bir tanesinde bir şükür anından bahsetmişim. Odamda, ışıklar sönük, elimde zikirmatikle tespih çekerek yürürken pencere önüne tünemiş kedime seslenmiş, dönüp bakınca da "benim seslenince bakan bi kedim var yav" diye bir farkındalık ve şükür anı yaşamışım. Bunu okuyunca daha çok -ve bilinçli- şükürler etmem gerektiğini düşündüm. Bilinçli derken "öz seçimimle" demek istiyorum. Yani illa iyi bir şey olduğunda şükretmek yetmez, hayatın iyi taraflarını görmek için özel çaba sarf edip şükür etmek için sebepler bulmalıyım diyorum.
Bunun için büyük çabalara da lüzum yok. Misal bugün eşim çalışmaya gitmedi, Pazar gününü evde bizimle geçirdi. Normalde her gün ve uzun saatler çalışır, o nedenle bence şükre layık bir gün oldu bu. Geçen gün çocukluk arkadaşlarımdan biriyle karşılaştım bir okumada. Uzun uzun sohbet ettik. Gördüm ki, eskiden benim de olduğu gibi, çalışmasının karşılığını doğru düzgün alamadığı, sıkıntılı bir işi var. Son derece mutsuz ama maalesef kalmaya mecbur. Onu dinleyince gerçekten halime şükrettim ve yukarıda bahsi geçen iş-kolik kocamın evde geçirdiği zamanın azlığı konusunda şikayetlerimi azaltmaya karar verdim. Sonuçta adamcağız bizim için çalışıyor o kadar. Bu da ikinci ve büyük bir şükür sebebi örneği olsun. Rabbim güzel arkadaşıma da yardım etsin, feraha ulaştırsın.
Bunun için büyük çabalara da lüzum yok. Misal bugün eşim çalışmaya gitmedi, Pazar gününü evde bizimle geçirdi. Normalde her gün ve uzun saatler çalışır, o nedenle bence şükre layık bir gün oldu bu. Geçen gün çocukluk arkadaşlarımdan biriyle karşılaştım bir okumada. Uzun uzun sohbet ettik. Gördüm ki, eskiden benim de olduğu gibi, çalışmasının karşılığını doğru düzgün alamadığı, sıkıntılı bir işi var. Son derece mutsuz ama maalesef kalmaya mecbur. Onu dinleyince gerçekten halime şükrettim ve yukarıda bahsi geçen iş-kolik kocamın evde geçirdiği zamanın azlığı konusunda şikayetlerimi azaltmaya karar verdim. Sonuçta adamcağız bizim için çalışıyor o kadar. Bu da ikinci ve büyük bir şükür sebebi örneği olsun. Rabbim güzel arkadaşıma da yardım etsin, feraha ulaştırsın.
8 Kasım 2019 Cuma
Yıllar, yeniden okunanlar, yeni açılımlar
Tavrını onaylamadıklarını belirtmek için "Keşke sen de..." deyip susmuşlardı. "Keşke ben de ne? Soruyu tamamlamalarını istemenin manasız olduğunu onca yarım kalmış cümlenin ardından artık iyice öğrenmişti. Keşke sen de başını açsaydın. Keşke sen de seni ilgilendirmeyen hiçbir şeye karışmamış olsaydın. Keşke sen de... Uzar giderdi. Her biri heykeltıraştı karşısında. Keşke diye diye bütün uzuvlarını, düşüncelerini yontmaya başlamışlardı.
Yukarıdaki alıntı, Fatma Barbarosoğlu'nun Senin Hikayen adlı öykü kitabındaki "Kapanmayan Yaralar Antolojisi" adlı öyküsünden. Seneler önce okumuştum bu öyküyü. O zamanlar keşkelerle ruhumu yontan insanlar yokmuş herhalde hayatımda, ki yukarıdaki paragraf dikkatimi çekmemiş. Bakalım önümüzdeki yıllar bizi daha nelerle karşılaştıracak da algımızı genişletecek böyle. :)
19 Ekim 2019 Cumartesi
4 Ekim 2019
Yazmam gereken şeyler var.
Mesela babam.
Mesela babamın sesi.
Mesela bir defter içine konmuş çok eski bir fotoğraf: Motoruna binmişiz beraber, arkasına oturmuş beline sarılmışım sıkıca. Kameraya bakıp gülümsemişim.
Mesela arabadayken aklıma bu anının gelmesi ve eşime anlatmam, hem ağlayıp hem gülerek. Aynı gün eşyaları arasında bu fotoğrafın çıkması.
Gençlik fotoğraflarındaki o muziplik. (İlk defa fark ediyorum babamdan bunu almış olduğumu.)
Son ziyaretimde vedalaşırken el sallayacağıma odasına kadar gidip onu yanaklarından öpüşüm. Bunun sonradan verdiği gönül ferahlığı.
Babamın küçük dürbünü.
Babamın tespihleri.
Babamın masasında otururkenki görüntüsü.
Ve babamın sesi.
Yaş aldıkça yumuşayıp güzelleşen.
Babamın sesi.
Bir süredir duymadığım.
Çünkü anneni aradığında, babam nasıl diye sorup selam gönderirsin ve bu yeterli olur.
Çünkü baba evi küçük çocuğun için biraz soğuktur ve kardeşlerden birinin evinde toplanmayı tercih edersiniz.
Çünkü nedense insana annesi babası hiç ölmez gibi gelir.
Ama herkes gibi onlar da ölür.
Sonra sesini en son hangi tarihte duymuştum diye kayıtları tararsın. O anı saati saatine bilmek sanki hayat memat meselesidir. Bilemediğinde, bulamadığında, neden bilmem insanın yüreğine büyük bir ağırlık çöküverir.
Bundan mıdır bilmiyorum. Babam öldüğünde en çok sesini aradım. En çok sesini özledim. Yaş aldıkça yumuşayıp güzelleşen sesini...
Mesela babam.
Mesela babamın sesi.
Mesela bir defter içine konmuş çok eski bir fotoğraf: Motoruna binmişiz beraber, arkasına oturmuş beline sarılmışım sıkıca. Kameraya bakıp gülümsemişim.
Mesela arabadayken aklıma bu anının gelmesi ve eşime anlatmam, hem ağlayıp hem gülerek. Aynı gün eşyaları arasında bu fotoğrafın çıkması.
Gençlik fotoğraflarındaki o muziplik. (İlk defa fark ediyorum babamdan bunu almış olduğumu.)
Son ziyaretimde vedalaşırken el sallayacağıma odasına kadar gidip onu yanaklarından öpüşüm. Bunun sonradan verdiği gönül ferahlığı.
Babamın küçük dürbünü.
Babamın tespihleri.
Babamın masasında otururkenki görüntüsü.
Ve babamın sesi.
Yaş aldıkça yumuşayıp güzelleşen.
Babamın sesi.
Bir süredir duymadığım.
Çünkü anneni aradığında, babam nasıl diye sorup selam gönderirsin ve bu yeterli olur.
Çünkü baba evi küçük çocuğun için biraz soğuktur ve kardeşlerden birinin evinde toplanmayı tercih edersiniz.
Çünkü nedense insana annesi babası hiç ölmez gibi gelir.
Ama herkes gibi onlar da ölür.
Sonra sesini en son hangi tarihte duymuştum diye kayıtları tararsın. O anı saati saatine bilmek sanki hayat memat meselesidir. Bilemediğinde, bulamadığında, neden bilmem insanın yüreğine büyük bir ağırlık çöküverir.
Bundan mıdır bilmiyorum. Babam öldüğünde en çok sesini aradım. En çok sesini özledim. Yaş aldıkça yumuşayıp güzelleşen sesini...
29 Eylül 2019 Pazar
Kuzular uyurken
Çocuğu uyutmadan önce çay demlemiştim, uyuyunca yanına kurabiye de koyup oturma odasına geldim. Ne yapsam, ne yapsam? Aslında köfte yoğuracaktım ama buzluktan çıkardığım kıyma çözülmemiş. O zamaaaan:
Mutfak dolap kapaklarını silmek?
Kiler dolabının içi berbat durumda onu elden geçirmek?
Beyazları makinaya atmak?
Okumakta olduğum kitapları aklımdan geçirdim. Dün akşam kız kardeşimdeydik, kütüphanesini karıştırırken M.Necati Sepetçioğlu'nun Kilit romanını görüp hemen orada başlayıvermiştim okumaya. Bu sabah da Neslihan Nur Türk'ün Aşk Olsun isimli kitabına başladım, 'girizgah'ının ilk cümlesine kapılıp:
Dünde kalan ve artık malumun olan her şey, bir zamanlar kendisini merak edip durduğun bir meçhuldü.
Bunlar dışında ara sıra elime aldığım kitaplar da vardı rafta:
Sıtkı Aslanhan'dan 'Özünüzde İyilik Var'
Nouman Ali Khan'dan 'Dirilt Kalbini'
Ve Semih Kaplanoğlu ile Yumurta-Süt-Bal üçlemesi üzerine üzerine yapılmış söyleşilerden oluşan 'Yusuf'un Rüyası'
Seç seç beğen!
Kitaplar demişken, kütüphanemdeki siyer kitaplarını toplayıp bir çalışma planı yapmalıyım. Çünkü cuma günleri bebeğime bakacak birini bulamadığım için Peygamber Efendimiz'in İzinde Tarih Okumaları dersini alamayacağım. :/
Her güne bir sayfa Kur'an okuma ve eş zamanlı İbn-i Kesir Tefsiri çalışmasını da unutmayalım tabi!
Bu arada kuzumun uyuduğu odada bir sepet içinde ütülenmeyi bekleyen çamaşırlar olduğu aklıma geldi ama çayımı alırken aklımda olmadıkları için onları saymıyoruz.
Neyi sayıyoruz? Galiba bu yazıyı. Çünkü yukarıda bahsettiğim şeyleri yapmak yerine bilgisayar başına oturup bu yazıyı yazmayı tercih ettim. Bu kadar zamanda mutfak dolap kapakları biterdi ama bilmem aynı derecede tatmin edici olur muydu... Ciddiyetle düşündüm, galiba olurdu. Temiz ev seviyorum. Ama ne kadar az yazabildiğimi düşünürsek seçimimden gene de memnunum. Yazdım rahatladım. Galiba bunu daha sık yapmalıyım.
Mutfak dolap kapaklarını silmek?
Kiler dolabının içi berbat durumda onu elden geçirmek?
Beyazları makinaya atmak?
Okumakta olduğum kitapları aklımdan geçirdim. Dün akşam kız kardeşimdeydik, kütüphanesini karıştırırken M.Necati Sepetçioğlu'nun Kilit romanını görüp hemen orada başlayıvermiştim okumaya. Bu sabah da Neslihan Nur Türk'ün Aşk Olsun isimli kitabına başladım, 'girizgah'ının ilk cümlesine kapılıp:
Dünde kalan ve artık malumun olan her şey, bir zamanlar kendisini merak edip durduğun bir meçhuldü.
Bunlar dışında ara sıra elime aldığım kitaplar da vardı rafta:
Sıtkı Aslanhan'dan 'Özünüzde İyilik Var'
Nouman Ali Khan'dan 'Dirilt Kalbini'
Ve Semih Kaplanoğlu ile Yumurta-Süt-Bal üçlemesi üzerine üzerine yapılmış söyleşilerden oluşan 'Yusuf'un Rüyası'
Seç seç beğen!
Kitaplar demişken, kütüphanemdeki siyer kitaplarını toplayıp bir çalışma planı yapmalıyım. Çünkü cuma günleri bebeğime bakacak birini bulamadığım için Peygamber Efendimiz'in İzinde Tarih Okumaları dersini alamayacağım. :/
Her güne bir sayfa Kur'an okuma ve eş zamanlı İbn-i Kesir Tefsiri çalışmasını da unutmayalım tabi!
Bu arada kuzumun uyuduğu odada bir sepet içinde ütülenmeyi bekleyen çamaşırlar olduğu aklıma geldi ama çayımı alırken aklımda olmadıkları için onları saymıyoruz.
Neyi sayıyoruz? Galiba bu yazıyı. Çünkü yukarıda bahsettiğim şeyleri yapmak yerine bilgisayar başına oturup bu yazıyı yazmayı tercih ettim. Bu kadar zamanda mutfak dolap kapakları biterdi ama bilmem aynı derecede tatmin edici olur muydu... Ciddiyetle düşündüm, galiba olurdu. Temiz ev seviyorum. Ama ne kadar az yazabildiğimi düşünürsek seçimimden gene de memnunum. Yazdım rahatladım. Galiba bunu daha sık yapmalıyım.
24 Temmuz 2019 Çarşamba
13 Nisan 2019 Cumartesi
Mart Ayı Okumaları
Bu ay satın alınan kitaplar
Ordeal By Innocence - Agatha Christie
Bu ay okunup bitirilen kitaplar
Bozkırda Altmışaltı - Mustafa Çiftçi
Öbürküler - Mahir Ünsal Eriş
Vicdan Sızlar - Güray Süngü
Diğer okumalar
Fıtrat pedagojisi - Hatice Kübra Tongar
Ordeal By Innocence - Agatha Christie
Biraz karışık yazacağım, zira bir önceki okuma postunu on kerede falan yazdım, ince eleyip sık dokumak gibi bir lüksüm yok. Çocukla yazarlık (!) aynı anda yürümüyor da pek. Eğer uyuduysa ve temizlik yemek çamaşır gibi işler bittiyse; bittiği halde canını sevdiğim velet hala uyanmadıysa gelip iki satır yazabiliyorsun ancak. İki satırdan sonra atmosfere bir ıngaa sesi yayılıveriyor kendiliğinden. Hayat entelektüel annelere hiç kolay değil sevgili kari!
Oh, olağan yakınmamı da yaptığıma göre yazıma başlayabilirim...
Okumak zor da, arka planda bir ses, bir görüntü olsun diye bir şeyler izleyebiliyorsun. Ben de son çıkan Agatha Christie yapımlarına baktım geçen ay. Ordeal By ınnocence'in mini dizisini yapmışlar, indirip izledim. İzleyince okuyasım da geldi. Türkçesini zaten okumuştum, İngilizcesini edinip okumaya başladım. Bitirmediğim için "diğer okumalar" diye kategorize ettim kendisini. Bu 'diğer okuma'lara sadece okuması süren değil, içinden bir hikaye, bir bölüm, bir deneme, bir kaç şiir okuduğum her kitabı ve dergiyi yazacağım artık. Bir önceki postta söylediğim gibi, kendi okuma serüvenimi kayıt altına alıyorum, geriye baktığımda o yılın o ayı neler okumuşum olduğu gibi görmek istiyorum.
Fıtrat Pedagojisi okuması süren bir diğer kitap. İki elle okunan (yani satırlarının altı çizilmesi gereken) kitaplardan olduğu için ağır ilerliyor. Zira elimin biri çocuğuma tahsis edilmiş oluyor çoğu zaman. (Diğeri de yeni boşa çıktı zaten, beş aylık bebekler tek elle tutulabiliyor elhamdülillah) Bu kitaptan bittiğinde bahsedeyim, neredeyse her sayfasını çize çize, ağır ağır ilerliyorum şimdilik.
Gelelim okuyup bitirdiklerimize. "Bozkırda Altmışaltı", daha önce "Ah Mercimeğim" adlı öykü derlemesini okuduğum Mustafa Çiftçi'ye ait. O kitap gibi naif, tatlı, küçük hikayelerden oluşuyor. Yozgat'lı yazar, insanıyla, diliyle, yaşam biçimiyle Yozgat'ı hikayelerine öyle tatlı tatlı yedirmiş ki, kitap bitince bir Yozgat Belgeseli izleyesim geldi resmen. :) Dili doğal, iyi bir öykücü Mustafa Çiftçi. Bu kitaptaki karakterleri ve öyküleri de sevdim ilki gibi.
İkinci kitap bir roman olan "Öbürküler." Mahir Ünsal Eriş'in iki öykü kitabını okudum bundan önce. Hatırladığım kadarıyla dili samimi ve hoş, öyküleri de Erdek ve civarında geçen okunası öykülerdi. Anlaşamadığımız tek tarafı maneviyatı düşük karakterler üzerine yazmasıydı. Elimdeki iki kitabını bir temizlenme hareketi sırasında elden çıkarmıştım bu yüzden. Öbürküler isimli romanını instagram'da okuduğum bir yorum üzerine aldım. O sıra eğlenceli bir şeyler okumak istiyordum ve sözü geçen yorum bunu vadediyordu. Ayrıca içinde çok güzel illüstrasyonlar olduğunu da söylüyordu. (İllüstrasyon pek severim.) Zaten dilini beğendiğim yazarın kitabını almaya böylece karar verdim. Kararımdan da pişman olmadım, hakikaten eğlenceli bir okuma oldu. Hüseyin Rahmi'nin Gulyabani romanı gibi gizemli ve sürprizli bir kitaptı(ki kitabın gizemi açıkladığı ikinci bölümünü Hüseyin Rahmi'ye ithaf etmişti yazar.) Genel gidişat benziyor gibi olsa da sonu, yani açıklaması oldukça farklı ve akla gelmeyecek bir şeydi. Bu anlamda Gulyabani'yi tekrarlamamış olması güzelse de, karşılaştırırsak Hüseyin Rahmi'nin romanının çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Yukarda bahsi geçen temizlenme harekatı sırasında mı hatırlamıyorum ama Gulyabani'yi de elden çıkarmışım, bu kitaptan sonra çok okuyasım geldi, bu ay satın alacağım sanırım tekrar.
Güray Süngü'nün Vicdan Sızlar kitabını, kitabın ilk sayfasındaki nota göre 8 Haziran 2017'de satın almışım. Ramazan Fuarında, İz Yayınevi'nin stant görevlisinin tavsiyesiyle. Evet bunların hepsi ilk sayfada yazıyor. Hatta yeni öykücü arayışında olduğumu bile belirtmişim o kısacık notta. :) Notta belirtilmeyen bir ayrıntıyı da ben vereyim: O sırada nişanlıydım ve fuara beraber gitmiştik, tüm kitapları bana müstakbel eşim almıştı o yıl. Pek enteresan bir deneyimdi. :)
Kitabı tavsiye üzerine aldım ama hesaplayabileceğiniz üzere okumak için iki yıl beklemişim. Oluyor böyle şeyler, her kitabın bir zamanı var. Ve Güray Süngü'nün hikayeciliğini çok beğenmiş olsam da zamanı tutturduğumu iddia edemeyeceğim bu kez. Kendimi daha çok verebileceğim, daha ağır, daha sakin kafayla okuyabileceğim bir zamanda elime almalıymışım. Düz okuyup geçilecek öyküler değil çünkü bunlar. Soyut diye tabir edeceğim bir şekilde yazılmış. Bir yazıdan çok bir konuşmaya dönüyor zaman zaman. Kelimelerle, daha doğrusu anlatımla oynuyor yazar. Bütün bunlara rağmen dile hakimiyeti elden bırakmıyor. Çok beğendim. Etkilendim. Ama yanlış zamanda okudum. Bir hikayeyi bir kaç güne yayıp sindirmem gerekirdi. Öyle bir yazım. Neyse ki öyküler konusunda tekil-tekrar okumalar yapmak gibi bir planım var. Güray Süngü'ye de geri dönüş yapacağım inşallah, çünkü her öyküsü tekrar okunası...
Ordeal By Innocence - Agatha Christie
Bu ay okunup bitirilen kitaplar
Bozkırda Altmışaltı - Mustafa Çiftçi
Öbürküler - Mahir Ünsal Eriş
Vicdan Sızlar - Güray Süngü
Diğer okumalar
Fıtrat pedagojisi - Hatice Kübra Tongar
Ordeal By Innocence - Agatha Christie
Biraz karışık yazacağım, zira bir önceki okuma postunu on kerede falan yazdım, ince eleyip sık dokumak gibi bir lüksüm yok. Çocukla yazarlık (!) aynı anda yürümüyor da pek. Eğer uyuduysa ve temizlik yemek çamaşır gibi işler bittiyse; bittiği halde canını sevdiğim velet hala uyanmadıysa gelip iki satır yazabiliyorsun ancak. İki satırdan sonra atmosfere bir ıngaa sesi yayılıveriyor kendiliğinden. Hayat entelektüel annelere hiç kolay değil sevgili kari!
Oh, olağan yakınmamı da yaptığıma göre yazıma başlayabilirim...
Okumak zor da, arka planda bir ses, bir görüntü olsun diye bir şeyler izleyebiliyorsun. Ben de son çıkan Agatha Christie yapımlarına baktım geçen ay. Ordeal By ınnocence'in mini dizisini yapmışlar, indirip izledim. İzleyince okuyasım da geldi. Türkçesini zaten okumuştum, İngilizcesini edinip okumaya başladım. Bitirmediğim için "diğer okumalar" diye kategorize ettim kendisini. Bu 'diğer okuma'lara sadece okuması süren değil, içinden bir hikaye, bir bölüm, bir deneme, bir kaç şiir okuduğum her kitabı ve dergiyi yazacağım artık. Bir önceki postta söylediğim gibi, kendi okuma serüvenimi kayıt altına alıyorum, geriye baktığımda o yılın o ayı neler okumuşum olduğu gibi görmek istiyorum.
Fıtrat Pedagojisi okuması süren bir diğer kitap. İki elle okunan (yani satırlarının altı çizilmesi gereken) kitaplardan olduğu için ağır ilerliyor. Zira elimin biri çocuğuma tahsis edilmiş oluyor çoğu zaman. (Diğeri de yeni boşa çıktı zaten, beş aylık bebekler tek elle tutulabiliyor elhamdülillah) Bu kitaptan bittiğinde bahsedeyim, neredeyse her sayfasını çize çize, ağır ağır ilerliyorum şimdilik.
Gelelim okuyup bitirdiklerimize. "Bozkırda Altmışaltı", daha önce "Ah Mercimeğim" adlı öykü derlemesini okuduğum Mustafa Çiftçi'ye ait. O kitap gibi naif, tatlı, küçük hikayelerden oluşuyor. Yozgat'lı yazar, insanıyla, diliyle, yaşam biçimiyle Yozgat'ı hikayelerine öyle tatlı tatlı yedirmiş ki, kitap bitince bir Yozgat Belgeseli izleyesim geldi resmen. :) Dili doğal, iyi bir öykücü Mustafa Çiftçi. Bu kitaptaki karakterleri ve öyküleri de sevdim ilki gibi.
İkinci kitap bir roman olan "Öbürküler." Mahir Ünsal Eriş'in iki öykü kitabını okudum bundan önce. Hatırladığım kadarıyla dili samimi ve hoş, öyküleri de Erdek ve civarında geçen okunası öykülerdi. Anlaşamadığımız tek tarafı maneviyatı düşük karakterler üzerine yazmasıydı. Elimdeki iki kitabını bir temizlenme hareketi sırasında elden çıkarmıştım bu yüzden. Öbürküler isimli romanını instagram'da okuduğum bir yorum üzerine aldım. O sıra eğlenceli bir şeyler okumak istiyordum ve sözü geçen yorum bunu vadediyordu. Ayrıca içinde çok güzel illüstrasyonlar olduğunu da söylüyordu. (İllüstrasyon pek severim.) Zaten dilini beğendiğim yazarın kitabını almaya böylece karar verdim. Kararımdan da pişman olmadım, hakikaten eğlenceli bir okuma oldu. Hüseyin Rahmi'nin Gulyabani romanı gibi gizemli ve sürprizli bir kitaptı(ki kitabın gizemi açıkladığı ikinci bölümünü Hüseyin Rahmi'ye ithaf etmişti yazar.) Genel gidişat benziyor gibi olsa da sonu, yani açıklaması oldukça farklı ve akla gelmeyecek bir şeydi. Bu anlamda Gulyabani'yi tekrarlamamış olması güzelse de, karşılaştırırsak Hüseyin Rahmi'nin romanının çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Yukarda bahsi geçen temizlenme harekatı sırasında mı hatırlamıyorum ama Gulyabani'yi de elden çıkarmışım, bu kitaptan sonra çok okuyasım geldi, bu ay satın alacağım sanırım tekrar.
Güray Süngü'nün Vicdan Sızlar kitabını, kitabın ilk sayfasındaki nota göre 8 Haziran 2017'de satın almışım. Ramazan Fuarında, İz Yayınevi'nin stant görevlisinin tavsiyesiyle. Evet bunların hepsi ilk sayfada yazıyor. Hatta yeni öykücü arayışında olduğumu bile belirtmişim o kısacık notta. :) Notta belirtilmeyen bir ayrıntıyı da ben vereyim: O sırada nişanlıydım ve fuara beraber gitmiştik, tüm kitapları bana müstakbel eşim almıştı o yıl. Pek enteresan bir deneyimdi. :)
Kitabı tavsiye üzerine aldım ama hesaplayabileceğiniz üzere okumak için iki yıl beklemişim. Oluyor böyle şeyler, her kitabın bir zamanı var. Ve Güray Süngü'nün hikayeciliğini çok beğenmiş olsam da zamanı tutturduğumu iddia edemeyeceğim bu kez. Kendimi daha çok verebileceğim, daha ağır, daha sakin kafayla okuyabileceğim bir zamanda elime almalıymışım. Düz okuyup geçilecek öyküler değil çünkü bunlar. Soyut diye tabir edeceğim bir şekilde yazılmış. Bir yazıdan çok bir konuşmaya dönüyor zaman zaman. Kelimelerle, daha doğrusu anlatımla oynuyor yazar. Bütün bunlara rağmen dile hakimiyeti elden bırakmıyor. Çok beğendim. Etkilendim. Ama yanlış zamanda okudum. Bir hikayeyi bir kaç güne yayıp sindirmem gerekirdi. Öyle bir yazım. Neyse ki öyküler konusunda tekil-tekrar okumalar yapmak gibi bir planım var. Güray Süngü'ye de geri dönüş yapacağım inşallah, çünkü her öyküsü tekrar okunası...
9 Nisan 2019 Salı
Şubat Ayı Okumaları
Postun başlığına "Mart Ayı Okumaları" yazacaktım ki, Şubatı da yazmadığımı fark ettim. Yazı yazmaya hakikaten zaman bulamıyorum, bebek bakmak full time bir iş malum. Neyse, zaman konusunda söylenmeye başlarsam sonu gelmez, "Şubat Ayı Okumaları" diyerek başlayayım ben: Vira bismillah...
Bu ay satın alınan kitaplar
Masumiyet Daima - Eda Tezcan
Fıtrat Pedagojisi - Hatice Kübra Tongar
Bozkırda Altmışaltı - Mustafa Çiftçi
Mahremiyet - Nazife Şişman
Öbürküler - Mahir Ünsal Eriş
Palto - Gogol
Sisten Yazma - Bünyamin K.
Bu ay okunan kitaplar
Nuh'un Kızı - Mukadder Gemici
Kar Makamı - Mukadder Gemici
Masumiyet Daima - Eda Tezcan
Palto - Gogol
Ocak ayı kitaplarını yazarken "bir sonraki ay burası öykülerle dolacak" diye bir şey yazmıştım, sözümü tuttum. Dört kitap da öykü türüne ait kitaplar. İki tanesi çok sevgili, can parçası, ciğerimin köşesi Mukadder Gemici'ye ait.(Kendisinden oldukça hoşlanıyorum da) Biri ilk kez okuduğum Eda Tezcan'ın, ki kendisini instagram'da keşfettiğimi itiraf edeyim. Son kitap da Gogol'un Palto adlı öyküsünü içeren aynı adlı kitabı.
Bu öykülerin her birini tek tek anlatmayı çok isterdim. Özellikle Mukadder Gemici'nin öykülerini. Okurken öyle yapmayı da planlamıştım, en azından asıl karakterlerini veya olaylarını birer cümleyle tanıtırım diye düşünmüştüm ama aradan zaman geçince olmuyor. Bu tür şeyler soğuk servis edilmiyor. Mesela birinci kitaba adını veren Nuh'un Kızı öyküsünün o an hissettirdiklerini sıcağı sıcağına yazsam uzun bir postu tek başına kaplayabilirdi. (Mustafa Kutlu bu öykü için "bir roman olabilirmiş, fırsatı kaçırmışsın" demiş Mukadder Gemici'ye. Söylemek istediğini anlıyorum ama iyi ki öyle olmamış. Ben, öykü sever bir insan olarak biriktirdiğim öykülere böyle bir parça eklediğime çok memnun oldum çünkü.) Diğer öyküler de tek tek anlatılmaya değerdi, ama dediğim gibi işte. Zaten bir kenara yazdığım öyküleri sıralı anlatmaktansa yeri geldiğinde güzel bir tepsinin içinde tek tek ve hakkını vererek takdim etmeyi tercih ediyorum izninizle. (Hala gerçekleştiremedim bu hayalimi ama neyse.)
Mukadder Gemici muhakkak okunması ve çokça yazması gereken bir öykücü. Diğer yerli yazarımız Eda Tezcan'ın ise daha yürüyecek yolu var bence. Kendi hayatından esinlendiğini anladığım ilk hikayeler gayet güzel ve samimiydi. Okurken tat aldığım hikayeler de onlardı. Ama ilerledikçe bir şeyler eksildi, veyahut da fazlalaştı. Karakterlerden bazıları kalıplarından büyük laflar etmeye başladılar falan. Samimiyet mi diyeyim, gerçekçilik mi, bir şey var, o olmayınca olmuyor. İyi bir yazar olabileceği belli ama başta söylediğim gibi, bence biraz daha yolu var. (Bu arada yazarımız şu sıra ilk bölümleri ekranlarda boy gösteren Hercai dizisinin de senaristi oluyor.)
Gelelim tek ve uzun bir öyküden ibaret olan son kitabımıza. Bu öyküyle ilk kez Modern Öykü Kuramı'nda karşılaşmış ("modern öyküye küçük insan tipini kazandıran hikaye" olarak adı geçiyordu) netten bulup okumuştum. Kitapyurdu alışverişim sırasında oldukça uygun fiyata bulunca satın aldım ve tekrar okudum. (Netten okuduğum versiyonun dili daha güzeldi yalnız.) Baş kahraman Akakiy Akakiyeviç'e yine çok üzüldüm. Hikaye son anda fantastik bir mecraya dökülmese ve aşağıdaki dokunaklı paragrafla bitse bence çok daha iyi olurdu ama koskoca Gogol'dan iyi bilecek değilim herhalde! Ben haddimi bileyim, siz de spoiler kaygınız yoksa aşağıdaki paragrafı bir okuyun:
"Akakiy Akakiyeviç toprağa verildi ve Petersburg onsuz kaldı; sanki bu kentte böyle biri hiç var olmamıştı. Davasına kimsenin sahip çıkmadığı, kimsenin yakınlık göstermediği, bir iğnenin ucuna yerleştirdiği sıradan bir sineği bile alıp mikroskop altında incelemeyi ihmal etmeyen doğa bilimleri uzmanlarının dahi dikkatini çekmeyen bir yaratık, ömrünün son günlerinde de olsa palto biçimine bürünmüş ışıl ışıl bir misafir tarafından ziyaret edilmiş, yoksulluk içinde geçen kasvetli yaşamı bir an için bile olsa renklenmiş, sonra da çarların ve dünyadaki diğer tüm hükümdarların üzerine çöken felaket onun da karşısında belirmiş, yıllarca dairedeki arkadaşlarının acımasız alaylarına sabırla katlanan Akakiy Akakiyeviç bir hiç uğruna bu dünyadan sessizce göçüp gitmişti."
Şubat okumaları böyle. Kitap yorumu anlamında çığır açamadığım ortada! Amma ve lakin, tamamıyla kendi şahsi okuma serüvenimi kayıt altına almak amacıyla yazdığımı her zaman itiraf ediyorum zaten. Bir dahaki okuma postlarını bu bilinçle es geçebilirsiniz.
Bu ay satın alınan kitaplar
Masumiyet Daima - Eda Tezcan
Fıtrat Pedagojisi - Hatice Kübra Tongar
Bozkırda Altmışaltı - Mustafa Çiftçi
Mahremiyet - Nazife Şişman
Öbürküler - Mahir Ünsal Eriş
Palto - Gogol
Sisten Yazma - Bünyamin K.
Bu ay okunan kitaplar
Nuh'un Kızı - Mukadder Gemici
Kar Makamı - Mukadder Gemici
Masumiyet Daima - Eda Tezcan
Palto - Gogol
Ocak ayı kitaplarını yazarken "bir sonraki ay burası öykülerle dolacak" diye bir şey yazmıştım, sözümü tuttum. Dört kitap da öykü türüne ait kitaplar. İki tanesi çok sevgili, can parçası, ciğerimin köşesi Mukadder Gemici'ye ait.(Kendisinden oldukça hoşlanıyorum da) Biri ilk kez okuduğum Eda Tezcan'ın, ki kendisini instagram'da keşfettiğimi itiraf edeyim. Son kitap da Gogol'un Palto adlı öyküsünü içeren aynı adlı kitabı.
Bu öykülerin her birini tek tek anlatmayı çok isterdim. Özellikle Mukadder Gemici'nin öykülerini. Okurken öyle yapmayı da planlamıştım, en azından asıl karakterlerini veya olaylarını birer cümleyle tanıtırım diye düşünmüştüm ama aradan zaman geçince olmuyor. Bu tür şeyler soğuk servis edilmiyor. Mesela birinci kitaba adını veren Nuh'un Kızı öyküsünün o an hissettirdiklerini sıcağı sıcağına yazsam uzun bir postu tek başına kaplayabilirdi. (Mustafa Kutlu bu öykü için "bir roman olabilirmiş, fırsatı kaçırmışsın" demiş Mukadder Gemici'ye. Söylemek istediğini anlıyorum ama iyi ki öyle olmamış. Ben, öykü sever bir insan olarak biriktirdiğim öykülere böyle bir parça eklediğime çok memnun oldum çünkü.) Diğer öyküler de tek tek anlatılmaya değerdi, ama dediğim gibi işte. Zaten bir kenara yazdığım öyküleri sıralı anlatmaktansa yeri geldiğinde güzel bir tepsinin içinde tek tek ve hakkını vererek takdim etmeyi tercih ediyorum izninizle. (Hala gerçekleştiremedim bu hayalimi ama neyse.)
Mukadder Gemici muhakkak okunması ve çokça yazması gereken bir öykücü. Diğer yerli yazarımız Eda Tezcan'ın ise daha yürüyecek yolu var bence. Kendi hayatından esinlendiğini anladığım ilk hikayeler gayet güzel ve samimiydi. Okurken tat aldığım hikayeler de onlardı. Ama ilerledikçe bir şeyler eksildi, veyahut da fazlalaştı. Karakterlerden bazıları kalıplarından büyük laflar etmeye başladılar falan. Samimiyet mi diyeyim, gerçekçilik mi, bir şey var, o olmayınca olmuyor. İyi bir yazar olabileceği belli ama başta söylediğim gibi, bence biraz daha yolu var. (Bu arada yazarımız şu sıra ilk bölümleri ekranlarda boy gösteren Hercai dizisinin de senaristi oluyor.)
Gelelim tek ve uzun bir öyküden ibaret olan son kitabımıza. Bu öyküyle ilk kez Modern Öykü Kuramı'nda karşılaşmış ("modern öyküye küçük insan tipini kazandıran hikaye" olarak adı geçiyordu) netten bulup okumuştum. Kitapyurdu alışverişim sırasında oldukça uygun fiyata bulunca satın aldım ve tekrar okudum. (Netten okuduğum versiyonun dili daha güzeldi yalnız.) Baş kahraman Akakiy Akakiyeviç'e yine çok üzüldüm. Hikaye son anda fantastik bir mecraya dökülmese ve aşağıdaki dokunaklı paragrafla bitse bence çok daha iyi olurdu ama koskoca Gogol'dan iyi bilecek değilim herhalde! Ben haddimi bileyim, siz de spoiler kaygınız yoksa aşağıdaki paragrafı bir okuyun:
"Akakiy Akakiyeviç toprağa verildi ve Petersburg onsuz kaldı; sanki bu kentte böyle biri hiç var olmamıştı. Davasına kimsenin sahip çıkmadığı, kimsenin yakınlık göstermediği, bir iğnenin ucuna yerleştirdiği sıradan bir sineği bile alıp mikroskop altında incelemeyi ihmal etmeyen doğa bilimleri uzmanlarının dahi dikkatini çekmeyen bir yaratık, ömrünün son günlerinde de olsa palto biçimine bürünmüş ışıl ışıl bir misafir tarafından ziyaret edilmiş, yoksulluk içinde geçen kasvetli yaşamı bir an için bile olsa renklenmiş, sonra da çarların ve dünyadaki diğer tüm hükümdarların üzerine çöken felaket onun da karşısında belirmiş, yıllarca dairedeki arkadaşlarının acımasız alaylarına sabırla katlanan Akakiy Akakiyeviç bir hiç uğruna bu dünyadan sessizce göçüp gitmişti."
Şubat okumaları böyle. Kitap yorumu anlamında çığır açamadığım ortada! Amma ve lakin, tamamıyla kendi şahsi okuma serüvenimi kayıt altına almak amacıyla yazdığımı her zaman itiraf ediyorum zaten. Bir dahaki okuma postlarını bu bilinçle es geçebilirsiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



