11 Aralık 2022 Pazar

Ben de küçülsem biraz Nazan

Haftalık programıma Mimoza Sürgünü'nü eklemişim hafta başında. Bir deneme olsun okuyayım diye açtım biraz önce indeksi. Küçülsem Biraz isimli yazıyı seçtim. Zamanında pek çok cümlesinin altını çizmişim, şimdi okuyunca bir kaç yeni cümle ekledim bunlara.

"Biraz küçülsem" diyorum, diye başlıyor. Zihnim dolu olmasa, bu kadar çok şifrelerim olmasa, her şey bu kadar kolay olmasa... gibi devam ediyor. Bu minvalde giden bir deneme dolusu cümleden bazısı şöyle:

Bir ziyaret, bir mektup, bir armağan, harikuladeye dönüşse... Şarkılara bu kadar kolay ulaşamasam... Harfleri daha yavaş yazsam... Çektiğim fotoğraflara, el insaf, ikinci kez baksam... Akşam olmak bilmese biraz... Bu kadar ahir zaman olmasa... Gördüğümü düşünebilsem... Kesrette dağılmasam...

O zamanlar bunları dua bellemiş, altına "amin, ecmain" yazmışım. Şimdi, burada, kendi duamı ekleyerek tekrar söylüyorum: Rabbim ânın çocuğu olmayı, yavaşlamayı, zihnimi gördüğümde sabitleyebilmeyi, daha az olup, daha çok hissedebilmeyi nasip etsin. Amin amin amin... 

3 Aralık 2022 Cumartesi

Bir öykü cümlesinden...

Son günlerden kayıt kalsın diye diğer bloğa bir şeyler yazdım bu sabah. Sonra eski kayıtlara şöyle bir bakındım. Karşıma, Nazan Bekiroğlu'nun Mimoza Sürgünü kitabından bahsettiğim bir yazı çıktı. İki yazısından özellikle bahsetmişim. Birini kahveme katık etmek istedim: El Titremesi isimli bir öykü. (Kitap deneme olarak geçiyor ama bu bariz bir öykü.) Öykünün bir yerinde "şafak kuşağı" diye bir tabir geçiyor. Ne olduğunu anladım gibi ama tam anlamına bakmak istedim. Koca internette bir tane mana bulamadım. (Bu, son zamanlarda koca internetin beni ikinci kez elim boş gönderişi.) Başka türlü aratınca şöyle enteresan bir bilgiye rastladım:

"Güneş; kendi ışınlarını yeryüzüne gönderdiği vakit, mıknatıs kuşağı denilen bir alan hemen devreye girer ve gelen bu ışınlara karşı koyar, ışınları kırılmaya ve uzak bir yerde reaksiyon göstermeye zorlar. Bu şekilde Yüce Allah, bizi öldürücü güneşin rüzgarından korur. Bu ışın sonucunda kutup şafağı denilen olay meydana gelir. Bilim adamları: Şayet bu hadise meydana gelmemiş olsaydı yeryüzündeki kainat (varlıklar) yanardı derler. Farkında bile olmadığımız bu önemli hadisenin hayatımızdaki konumundan dolayı Yüce Allah bu şafak vakti hadisesi ile yemin ederek şöyle buyuruyor. “Hayır! Şafağa, geceye ve ondan basan karanlığa yemin ederim ki,” (İnşikak: 16)."


Bir öykü cümlesinden nerelere yol çıkıyor. Zaten insan bir şey arasın yeter ki, ne olursa, dibine kadar gittiğin her şey O'na varmaya mahkum...

26 Eylül 2022 Pazartesi

Büyüdükçe küçülen şeyler

Uzun zamandır gardrobun üzerinde bir kolide duran dvdleri indirdim geçen gün. Bir kaç tanesini seçip çıkardım. Bugün kuzu öğle uykusuna yatınca da güzel bir çay demledim, Before Sunset'i taktım, usul usul izledim. Özlemişim kendime kaliteli vakit ayırmayı. Ve Celine-Jesse ikilisinin bir film boyu süren muhabbetlerini... Neden ikinci filmden başladım peki? Emin değilim ama galiba iki çocuğun değil iki yetişkinin muhabbetini dinlemek istediğim için.

Yaş aldıkça tercihlerinin değişeceğine gençken ihtimal vermiyor insan. Ömür boyu aynı heyecan ve tutkuyla yaşayacağını sanıyor. Ne yanılgı! Hayat, onu ciddiye almaya karar verdiğin anda hücum ediyor üzerine. Yaş alma, olgunlaşma dediğimiz süreç de böyle başlıyor. Yani konfor alanından çıkıp, her türlü hücuma açık hale geldiğinde. O, bu, şu, insanlar, olaylar, mecburiyetler yüzüne çarpıp çarpıp ruhunda nasırlar oluşturmaya başladığında... Yumuşak bir ruh da yumuşak bir ten kadar makbul müdür? İnsanevlatları hassas noktaları neresiyse oradan imtihan olduklarına göre öyle değil herhalde. Zira güçlü olmamız isteniyor. Güçlü mümin zayıf mümine yeğ tutuluyor. Dirayetli olmak icab ediyor. 

Bazen olamıyorum. 

Biraz önce Engadin Vadisinin dağlarının zirvelerinden rüzgar marifetiyle aşırılan kar ve buz tozlarını izliyordum TRT Belgesel'de. "Hiç bir zaman kendi gözümle göremeyeceğim bir şey daha" diye düşündüm. Bu liste çok uzadı son senelerde. Hayallerimin yüzey ölçümü epey küçüldü. Buna da büyümek mi diyoruz, başka bir tür çaresizlik mi bilmiyorum...


5 Ağustos 2022 Cuma

Malayani, ölüm ve Gazali

Son aylarımı malayani ile çöp ettiğimi buradan yazıp da alemi şahit tutmasam iyi olurdu ama yazıya nerden başlayacağımı bilemedim. Faydalı işlere- yeniden- nasıl başlayacağımı da bilemiyordum. Sonra, dün, nefsimin yana yakıla istemekte olduğu faydasız şeyleri okuyacağıma Fatma Barbarosoğlu'nun son yazılarına göz atayım dedim. Geçenlerde ölüm üzerine bir kitap yayımladığı (O Aslında Ölmedi), Kabir Modernleşmesi üzerine yeni bir kitap projesi hazırladığı, yakın zamanda kayınvalidesi ve saygı duyduğu bir yazar olan Rasim Özdenören vefat ettiği için son yazılarına ölüm teması hakim olmuştu. Bu yazıların içerikleri ölümü tefekkür etmediğim gerçeği ile yüzleştirdi beni. İçine gömüldüğüm malayani batağından çıkmak için bir halat olarak anladım bunu. (Çünkü gerçekten başı boş bırakılmış değiliz.) "Ölüm üzerine okumalar yapmam gerekiyor" dedim. Ölüm üzerine okumalar deyince benim aklıma ilk Gazali gelir. İhya'nın dördüncü cildinde buldum aradığımı. Uzundur bulanık olan zihnimin sisini dağıtmak için böylece başladım okumaya... 



28 Nisan 2022 Perşembe

Uykusuz

Sahurdan sonra sofrayı, mutfağı toparlamadan yatamayanlardanım. Bazen bu çaba uykuma mal oluyor bugünkü gibi. Uzun ara verince, uyku sahibini beklemeye sabredemeyip gidiveriyor yoluna herhalde. Bir migren hastası için büyük sıkıntı ama ne yapsam olmuyor bazen işte. Yattığım yerde boş boş yatamam, açıp birikmiş Fatma Barbarosoğlu yazılarını okuyorum gazetenin sitesinden. Uyku yine gelmiyor ama iki paragraflık bir yazıyı zaptedip kendimce kâr ediyorum:


"Hikâyeleri edebi bir zevk için okurum, sonra sosyal bilimci yanım aldığım edebi zevki sorularla çerçeve içine alır. Bana bir soru armağan etmeyen, bir hayat tecrübesi sunmayan metinlerle aram pek hoş değildir.

İyi bir hikâye sadece hikâye değildir, geçmiş zamanın bütün yükünü taşır. Duygu olarak, sosyal doku olarak, dünü güne bağlayan köprü olarak. "

25 Nisan 2022 Pazartesi

Eski öyküler yeniden

Çok güzel kitaplarım var okunmayı bekleyen. Kitaplığın önünden geçerken gözüm değdiğinde bile beni mutlu eden. Henüz okunmamış cümleler, henüz duyulmamış hikayeler, yeni ufuklar açacak yeni fikirler. Hazır kıta bir vaatler ordusu!  Fakat nedense son zamanlarda güncel okumalarıma önceden okuyup bitirdiğim öykü kitapları eşlik ediyor. Eskilerden bir öykü okuyup bırakayım diyorum ama sayfalar sayfaları çevirtiyor, bir bakmışım kitap bitmiş. Aslında iyi oluyor, unuttuklarımı hatırlıyorum, unutamadıklarımı bir kategori altında biriktiriyorum. Uzun zamandır en sevdiğim öyküleri bir yere toplamak istiyordum, böyle böyle ayırmaya başladım. Okuma notlarını yazdığım bloğumda 'hikayelerim' etiketi altında biriktiriyorum. 

Mukadder Gemici'nin çok sevdiğim hikayesi 'Nuh'un Kızı' bunların ilki oldu. Aynı kitaptan iki kardeşini daha yanına aldırdı. Şimdi Fatma Barbarosoğlu'nun İki Kişilik Rüyalar'ını okuyorum yeniden. Bakalım burdan neler kalacak elimde. Bu da yeni bir kitaba başlamak kadar heyecan verici... 

31 Ağustos 2021 Salı

Yıllar sonra Ayasofya

Yıllar önce, henüz evlenmemişken, işten güçten hayattan bunaldığımda soluğu en yakın otobüs yada metro durağında alır, İstanbul'un çok sevdiğim köklü semtlerine giderdim. Üsküdar, Eminönü, Beyazıt, Eyüp... Selatin camiler, Osmanlıdan kalma eserler, deniz, insanlar... Bir türbeye girip dua etmek, çok eski bir camide vakit namazı kılmak, denizi tepeden gören bir yerde veya medreseden bozma tarihi bir mekanda çay içip kitap okumak, bazen büyük bir meydanda geçip giden kalabalığı seyretmek. Bunlar ruhumu hızlandırılmış bir şekilde onarır, içimi enerjiyle doldurur, sırtımı sıvazlar evime geri gönderirdi beni. Şimdi ne kadar çok arıyorum o günleri. Bugünün güzelliklerini hiçbir şeye değişmem, o ayrı. Ama özlüyorum işte. Ve pandemi tedbirleri hafiflemiş, oğlum biraz büyümüşken artık eski güzelliklerle yenilerini katıştırma zamanının geldiğini düşünüyorum. 

Bu niyetle geçen pazar sabahı bismillah deyip düştük yollara. Henüz çocukla toplu taşımaya cesaret edemediğimden eşim götürdü bizi. Bunun için pek çok diller dökmem gerekti ama oraları geçelim. :) Camiye çevrilişi bir yıldan fazla olmuş canım Ayasofya'ma vasıl olduk sabahın erken bir saatinde. Girer girmez kendimi ne kadar iyi hissettim anlatamam! Eski halini de haşmetli bulurdum ve her girişimde içimi güzel duygular kaplardı ama camiye çevrilmiş halindeki o huzur resmen gözlerimi yaşarttı. Bir yerini bulmuşluk, bir tamamlanmışlık gelmiş üzerine. Fatih'in kabul olmuş duası sinmiş havasına. Ruhları şad olsun yoluna kan ve ter dökenlerin. 

Eşimle ikişer rekat kuşluk namazı kılıp, rahlelere bırakılmış cüzlerinden bir kaç ayet okuduk. Evladımız halıları üzerinde koşturdu, ilk kez gördüğü bu kocaman yeri uzun uzun inceledi. Onun için daha doğmadan önce ettiğim dualarda adı geçen güzel padişahın güzel emanetini ilk kez temaşa etmiş oldu. Ömrü boyunca daha nice kere görmek ve kıymetini takdir etmek nasibi olsun. Oraların feyzi, huzuru, güzelliği damla damla biriksin içinde. Yüreğinde Allah sevgisinden, Peygamber sevgisinden, din ve millet sevgisinden, varisi olduğu üstün tarihin sevgisinden çağlayanlar oluşsun da aksın inşallah. Aksın da başka yüreklere damlaları değip onları da güzelleştirsin, ferahlatsın. Atası Fatih gibi büyük ve güzel işler yapsın. Rabbinin rızasını kazansın. Amin, amin, ya Muin...




27 Mayıs 2021 Perşembe

Bezgin

Baktım kahvem bitmiş, kuzu da uyuyor, ablasına emanet edip markete gittim. Kasada işlem beklerken bir çocuk yanımdan geçti, geçerken de neşeli bir şekilde "karpuzları kesmeyelim, karpuza şiddete hayır" dedi. Bunun üzerine neşeyle gülmem gerekirdi, çünkü normalde öyle olur. Çocukların bıcır bıcır laflarından keyif alırım. Ama olmadı. İçimdeki bezginliği aşıp da herhangi bir duygu hissedemedim. O zaman, elinde çalışıp çabalamak, ekranlara bakmak ve kaygı duymaktan başka bir şey kalmamış olan insanlığa kendi özelimde üzül...mek istedim, ama içimdeki bezginliği aşıp da üzülemedim. 

25 Nisan 2021 Pazar

Anlık bir isyanımsı

Eşimi aradım, yine biriyle konuşuyordu. Şaşırmadım. Ömrü telefon konuşmalarıyla geçer, bense düzenli aradığı kişi sayısı üçü geçmeyen biriyim. Benzeşmediğimiz bir milyon şeyden sadece bir tanesi bu. Yine de Rabbim muhabbet vermiş dört senedir yürüyoruz elhamdülillah.

Yürüyoruz dediğim tabi ki de mecaz, yoksa aylar oldu şöyle yan yana yürüdüğümüz yok. Pandemi yüzünden evden çıktığım yok hatta. Eskiden sıkça gittiğim Beyazıt, Eminönü, Üsküdar, Emirgan gibi yerleri düşündükçe burnumun direği sızlıyor. İki buçuk yaşında bir evladımız ve kronik hasta büyüklerimiz olduğu için sabrı katık ettim, ruhum yarı aç bekliyorum da bekliyorum. Yine de bu kadar sakınım fazla geliyor bazen bünyeme. Eski yazılar, eski fotoğraflar arasında kayboluyorum. Bir türbe bahçesine, bir cami avlusuna hasret kalan gönlümü yatıştıracak teselli bulamıyorum... 

17 Nisan 2021 Cumartesi

Zaman yönetimi, mükemmeliyet ve gelişine yaşamak

Ramazan'da zamanın, daha doğrusu hayatın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Hep meşgul hissediyorum kendimi ama bunun gözenekleri geniş bir meşguliyet hali olduğunun da farkındayım. Demek istediğim, sürekli bir şey yapıyor gibi görünsem de doldurabileceğim sürüyle boşluk var günlük hayatımda biliyorum. Zaman yönetimim her daim felaket olmuştur! Aslında bir iki aydır küçük bir not defterine günlük planlar yapıp uygulamaya çalışıyordum ve bu, muhteşem bir dönüşüme yol açmasa da, şöyle böyle işe yarıyordu. Ama Ramazan öncesi 10 günlüğüne şehir dışına çıkınca benim programlar da aniden kesiliverdi. Yanıma aldığım Görsel Arapça kitabının kapağını açamadım. Not defterimi elime alıp da bir satır yazamadım. İki kitap götürdüm, birinin yarısını bile bitiremedim. Bunların yerine küçük bir kasabanın sokaklarında şahane yürüyüşler ve mevsim nedeniyle bomboş olan sahillerde kafa dinleten deniz seyirleri yaptım. Üstüne temiz hava bol gıda. Nasıl da ihtiyacım varmış böyle bir molaya, ben bile şaşırdım.

Neyse, işte sonra Ramazan geldi, hoş geldi. Kendi telaşesiyle beraber geldi. Neredeyse bir haftası da geçti gitti. İki gün önceydi, "artık silkelen de Arapça'ya yeniden başla" dedi içimdeki bir ses. Kendisine hak verip youtube'dan indirdiğim Beyneyedeyk videolarından birini açtım. Sonra dün bir diğerini. "Atalet ve rehavetin tek ilacı var" demiştim geçenlerde kız kardeşime, "o da işe bir yerinden başlamak." Başlayınca hakikaten devamı geliyor. İki gündür sadece ekrana bakarak ders dinliyorum, bugün okumalarıma yeniden başlamak ve küçük not defterimi açıp da yeniden program oluşturmak isteği geldi içime. Fakat hiç bir mükemmeliyet kaygısı olmadan, salaş ve gelişine bir tavırla. Çünkü içinde bulunduğun kırk yaşında idrak ettiğim bir şey var: 'Yapacaksam en iyisi en kapsamlısı olsun' düşüncesi beni yavaşlatmaktan başka bir işe yaramıyor! Ben mükemmel değilim, hiç bir zaman da olmadım. Mükemmel olmayı mecburiyet zannedip kendime eziyet ettim sadece. Artık not bile almadan Arapça videoları izliyorum, kitap okurken ayrıntılı notlar almayı bıraktım ve not defterime iki günde bırakacağım aşırı özenli program ve şablonlar çizmiyorum. Aslolan süreklilik çünkü. Hızla koşup hemen yorulmaktansa yavaş yavaş kısa mesafeler almak. Ama her gün, hiç bırakmadan. 

Böyle böyle geriye bir bakıyorsun, sürüyle adım atmışsın. Bir şeyler seni değiştirecek kadar birikmiş. Artık başlangıçtaki o insan değilmişsin...