21 Mart 2019 Perşembe

Bir inşirah, bir dua

Geçenlerde kuzenimin Üsküdar'daki evine kahvaltıya gittik ailecek. Evin yeri, manzarası, genişliği ve aydınlığı öyle güzel geldi ki bana, ferahlığı gün boyu yokladı durdu içimi. Eski dualarım dilime yeniden düşüverdi. Rabbime şükürler olsun bütün verdikleri için, elhamdülillah bir ihtiyacımız yok. Sadece penceremden baktığımda ufku görebilmek, dışarı çıktığımda içimi ferahlatacak bir semtte yürüyebilmek istiyorum. Yani bir inşirah, bir yürek genişliği diliyorum. Belki nankörlük ediyorum. Ama O'nun hazinesi benim nefsimden çok daha büyük olduğuna, O'ndan başka gidecek kapı da olmadığına göre, yüzümü dönüp, ellerimi açıp dua etmekten utanmıyorum.
İstiyorum Rabbim, hayır ve afiyetle. Sen nasip eyle...

9 Şubat 2019 Cumartesi

Ocak Ayı Okumaları

Hamileliğin son ayları ve doğumdan sonraki 2 ay hiç kitap okumadım. Aslında şu kitaptan bir bölüm, bu kitaptan bir hikaye, şu dergiden bir makale derken az buçuk okumalar yaptım ama şöyle bir kitaba başlayıp da bitirmeye niyet edemedim. İçimden gelmedi, malum,  daha önemli meselelerim vardı. 2019'un ilk günlerinde, içimdeki çoktan ölmüş olan yeni yıl plancısı mı hortladı yoksa artık vakti mi gelmişti bilmiyorum ama bir kitaba başlayıp bitirmeyi başardım. Sanırım tekrar blog yazmaya da o ara karar verdim  Zira yazılarımın çoğu okumalarım üzerine olmuştur eskiden beri. Veyahutta okudukça yazası geliyor insanın. Siz seçin. Sonuç olarak çok özlediğim okuma günlüklerine (ya da aylık diyelim) geri dönüyorum bu postla.

Bu ay okunan kitaplar
Burası gerçek Dünya (Şeyma Çekici)
Siret-i Meryem (Sibel Eraslan)

Bu ay hiç kitap satın almadım. Şeyma Çekici'nin kitabını Aralık ayında almış yanına iki kitap daha katmıştım ama 2019 bilançosuna baktığımız için onları karıştırmıyoruz. Bahsi geçen kitabı yazarının instagram paylaşımlarına pek güldüğüm ve de konuyla (annelik) yakından bağlantım olduğu için almıştım, bir solukta da bitirdim. İçeriği sandığım kadar dolu değildi ama epey eğlenceli ve zaman zaman da hüzünlüydü. Kafa dağıtmak için kafası gitmiş anneler tarafından okunabilir. (Kafası gitmiş olmak bir ön şart değildir.)

Siret-i Meryem lohusalığım bitmeden elime (daha doğrusu yanıma) aldığım bir kitap ama o sıra bir kaç sayfadan ileri geçemedim. Eskiden okunmadan geçen zamana kayıp gözüyle bakardım ama artık hayatta daha mühim şeyler olduğunun farkındayım. Okumak her şeyin ilacı değil genç kardeşlerim. Bazen kitapları bir kenara bırakıp hayata yapışmak icab edebiliyor. Çok şeyyapmayın, atlatınca döneceksiniz zaten.

Neyse. Sibel Eraslan'ın hikayelerini pek severim, roman da fena değildi ama hikayeleri kadar sevemedim. Elimde gereğinden fazla dolaştığı için böyle hissediyor olabilirim. Zaten tarihi romanlara, konu ettikleri şahsiyetlere yükledikleri hayali özellikler sebebiyle (hakka girdiklerini düşündüm için) mesafeli olduğumdan, yazarın yeni bir romanını okumam herhalde. Bu romanı niye aldım o zaman? Çünkü Hz Meryem'in Hz İsa'yı dünyaya getirip onunla beraber halkına döndükten sonra başına neler geldiğini, mümkünse hafif bir okuma ile, öğrenmek istiyordum ve de Sibel Eraslan'ın romancılığını merak ediyordum. İki merakımı da gidermiş olarak hayatıma ve okumalarıma devam ediyorum. Bir sonraki ay öykülerle dolu olacak inşallah...



4 Şubat 2019 Pazartesi

Uzun bir aranın ardından

Fazla ses çıkarmamaya çalışarak bulaşık makinesini boşaltıyorum. Arada bir de bebeğimin yattığı odaya gidiyor, uyanıp uyanmadığını kontrol ediyorum. Kısa bir süre öncesine kadar uykusunu değil nefesini takip ederdim. Çok yıpratıcı bir ruh hali o, ama geçiyor. Geçmez dediğin her şey geçiyor. İlk zamanlar yanına birini bırakmadan başka odaya bile gidemezdim, şimdi uyanık veya uyurken yalnız bırakıp işlerimi yapabiliyorum. Yattığı yerde ağlamadan beş-on dakika durduğu oluyor, sağolsun. Bu süre gittikçe uzayacak biliyorum. İki-üç ay içinde yere serdiğim kalın bir battaniyenin üzerinde kendi kendine oynayacak, eline verdiğim şeyler onu oyalayacak. Ondan birkaç ay sonra bir yürütece koyup daha da rahat edeceğim. Sonra inşallah yürümeye başlayacak. İlk başlarda peşinden koşmak çok zor gelecek ama elini tutup yürüyüşlere çıkma hayalim gerçek olduğunda, anlattıklarımı dinleyip anlamaya başladığında her şeye değdiğini düşüneceğim herhalde.

Gerçekten zor bir şey yeni bir hayatı yüklenmek ama zorluklar geçiyor. Yenileri geliyor, sonra onlar da geçiyor. Mühim olan tadını çıkarmak. Çünkü her zorluğun yanında tarif edilmez güzellikler de var. Mesela sadece koynumda uyuyordu ilk aylar ve koltuk tepelerinde yatıyordum bir zarar görmesin diye. Hala bel ağrısı çekiyorum bu  yüzden ama gece uyanıp da bağrımda uyuduğunu görmek, kokusunu duymak şahane bir şeydi. Yeni yeni başladı yatağında yatmaya ama şimdiden özlüyorum o geceleri. Zaman bir şeylerin ilacı, evet. Ve ilerledikçe uzaklaşıyoruz sıkıntılardan ama aynı zamanda geri gelmesi imkansız bazı güzel anlardan ve anılardan da uzaklaşıyoruz böyle. Yapacak bir şey yok. Hayatı olduğu gibi kabullenmek ve sevmek gerek. Herhalde...

14 Eylül 2018 Cuma

Sınav salonunda oturup, çetin sorular üzerine düşünmek...

Sınav salonunda oturmuş, çetin sorular üzerine düşünüyorum...
İnsan neye düşkünse onunla imtihan oluyor. Mal, para, şehvet, şöhret düşkünüyse ömür boyu onun derdiyle uğraşıyor. Sevdikleriyle sınava çekiliyor, çok istedikleriyle.
Mesela ben ömür boyu sadece huzur istedim. Ne mal, ne şöhret, ne başarı. Safi huzur. İşte bu kadar naif ve basit bir şeyi bile çok istiyorsan bununla sınav oluyorsun. Sen elinden geleni yapsan da, doğru davranmaya çalışsan da, arayıp bulmak isteyen bir kusur buluyor ve bir şekilde seni mutsuz ediyor.
Biliyorum, her imtihan sabırla kazanılır, amma velakin sabır da bir noktaya kadar yetişiyor. Çok iyi müminler olsak, herkesin kaprisine yetecek kadar sabır gösterebilirdik ama çok iyi mümin değiliz işte. Haksızlık etmeyecek kadar sabrımız var, haksızlığa tahammül gösterecek kadar değil. Allah affetsin...

9 Eylül 2018 Pazar

Medyasenfoni ve Fatma Barbarosoğlu üzerine

Medyasenfoni'yi uzun zamandır rafta bekletiyordum. Fatma Barbarosoğlu külliyatımı tastamam tutmak için almıştım ama okumak için hiç acelem yoktu. Zira diyaloglardan oluşuyordu kitap ve bahsi geçen diyaloglar oldukça hızlı ve yapay geliyordu kulağa. Geçen aylarda twitter'da (idi sanırım) bir okuyucusunun aynı eleştiriyi getirmesi üzerine bunu özellikle yaptığını açıklamıştı Fatma Barbarosoğlu. Galiba kitap ondan sonra aklıma düştü.

Kitaba adını veren Medyasenfoni, (yazarın kendi ifadesiyle) toplumsal değerleri aşındırmak için çalışan ve bunun için medyayı kullanan bir örgüt. Kitap, örgütün yöneticileri ve çalışanları, kurbanları, kuklaları ve bütün bu olanları izleyenler arasında akan hızlı  ve aralıksız diyaloglardan oluşuyor. (Bu hızın sebebini, "çünkü zamanın en hızlı aktığı yer medya" diyerek açıklıyor Fatma Hanım)

Başta ön yargılı yaklaştığım bu diyalogla anlatma yöntemini okurken benimsedim. Hatta, bazen hızına yetişemeyip iki kere okuduğum yerler olsa da, kitaba verdiği akıcılığı sevdim. Ama hemen okuyup bitirince, sindirebilmek için ekstra okumalar yapmam gerekti. Yazarın söyleşilerinin toplandığı Sözüm Söz kitabında 'Medyasenfoni' ile ilgili söylemiş olduklarını baştan okudum mesela. Sonra Saadettin Acar'ın yazar tanıklıklarını içeren kitabı 'Güzel Şahitlik'teki Fatma Barbarosoğlu bölümünü okudum. (Kitabı bunun için satın almıştım zamanında) Bundan başka, yine içindeki Fatma Barbarosoğlu dosyası için aldığım 'İtibar' dergisinin "Ocak 18" sayısında hakkında yazılmış yazıları okudum.

Fatma Barbarosoğlu herhalde en ilgili olduğum yazar. Bunun sebebinin, hayata yönelik farkındalığımı artırması, yazılarının beni ânda bulunmaya çağırması olduğunu düşünüyorum. Her zaman söylediğim gibi, meselesi olan bir yazar. Bu sebeple yazdıkları hedefine ulaşıyor, havada kalmıyor. Gerçi Twitter'da gördüğüm kadarıyla, hayat felsefesi farklı insanlar tarafından sürekli ve inatçı bir şekilde yanlış anlaşılıyor. Daha doğrusu siyasi görüşünden ilerisini göremeyenler tarafından diyeyim. Çok az yazısında siyasi fikrini belli ediyor aslında. Edebi eserlerinde hele, hiç yok. Velakin insanlar her zaman olduğu gibi görmek istediğini görüyor.  İtibar'daki dosyada en yakın arkadaşı Nazife Şişman tarafından yazılmış bir yazı var. Orada şöyle diyor Nazife Hanım:

"Fatma Barbarosoğlu, sosyologların edebiyatçı olduğu için, edebiyatçıların da sosyolog olduğu için kendisinden bir izah, bir özür beklemelerinden yıllardır bîzar."

Yazdığı her şey sürekli sorgulanan, ama zihni gayet net olduğu için her soruya kesin bir cevabı olan bir yazar Fatma hanım. Zihinsel karmaşadan muzdarib biri olarak kendisine büyük bir hayranlık duymam normal sanırım...


21 Haziran 2018 Perşembe

This Beautiful Realistic

Bugün, Zeynep'in aylar önceki bir postunda bahsettiği This Beautiful Fantastic isimli İngiliz filmini seyrettim. Filmin tatlılığı, kızın güzelliği, Tom Wilkinson'un oyunculuğu gibi detayları atlıyorum. Onlar ortada. Kenarda olup da göze görünmeyen şeyden bahsedeyim ben. Yani filmin birden fazla sahnesinde hissettiğim yaşlanmışlık hissinden. Yaşlanmışlık değil de gençliğe özlem mi desem? "Bu işler artık benden geçti galiba" hüznü mü desem? Ne dersem diyeyim işte, bir şey içimi burkuverdi. Fakat bu burkulmaya "olması gereken hep buydu zaten" bilgeliği de eşlik ediyordu. Artık ilham verici film ve kitapların beni sürüklemesine izin veremezdim yani. Dahası, önceden de vermemeliydim. Vermeyenler daha çok yol almıştı. Hayal gemileri sadece hayali denizlerde yol alabiliyordu çünkü. Bunu anlamak fena halde üzücü, ama bir o kadar da gerekliydi. Hayat kadar, memat kadar gerekliydi...


17 Haziran 2018 Pazar

Tatlı anları ürkütmeyiniz

Bir pazar sabahı. Hava bulutlu, ara ara yağmur serpiştiriyor. Evdeyiz. Koltuklara uzanmış kestiriyor, bir şeyler izliyor veya okuyoruz. Bir gece önce güzelce gezip kurtlarımızı dökmüşüz. Bulunmamız gereken başka bir yer, yapmamız gereken önemli bir iş yok. Evde, bayram temizliğinin hala süren ferahlığı da var üstelik. Hep hayali kurulan o huzur anlarından biri kucağımıza düşüvermiş adeta. Ürkütmeden seviyoruz...

6 Mart 2018 Salı

Öykü yılı


Ocak başında kendimce bir okuma planı yapmış ve bu yılı ağırlıklı olarak öykü okumalarına ayırmayı düşünmüştüm. Öyküleri kitap kitap değil tek tek incelemeyi; eskiden okuduğum öykü derlemelerinden seçme okumalar yapmayı; tüm bunları düzenli not etmeyi; şiir biriktirir gibi öykü biriktirmeyi tasarlamıştım. Kamil Yeşil’in Öykü Dersleri isimli incelemesini satın alıp, Necip Tosun’un (yarım bıraktığım) Modern Öykü Kuramı’nın yanına koymuştum.

Sonra ne mi oldu? Hiç. Yeni bir başarısızlık hikâyesi anlatıyorum gibi oldu ama ardı ardına dört hikaye derlemesi bitirerek hedef çizgimde kalmayı başardım bu kez. (İtiraf et bunu beklemiyordun!) Okuduklarımı yazmak hususunda aynı azmi gösteremedim gerçi ama burada kısaca bahsetmek de yeterli olur diye düşünüyorum. Zaten öykü derlemelerini kitap kitap incelemek gerçekten zor. Genelde bütüncül kitaplar olmadıkları için, başta planladığım gibi öykü bazında yapabilirim bunu ancak. Yani, demet demet öykü arasından birer ikişer koparıp bırakacağım buraya arada. Gelip gelip koklarız. Ama şimdi birkaç cümle savurmakla yetineyim aşağıdaki dörtlü hakkında:  

Yeni Dünya – Sabahattin Ali
Sabahattin Ali’yi pek ünlü kitabıyla tanıyıp sevenler, artık bunalmadınız mı o kürk mantodan? Atın da bir rahatlayın. Açın da üstadın öykülerini bir okuyun. Bak üstad diyorum. Kürk Mantolu Madonna’dan sonra dememiştim şimdi diyorum. Başıma bir şey gelmeyecekse, "ondan daha çok sevdim" deyip burada kesiyorum.  

Dünyanın En Güzel Gemisi – Safa Önal
Safa Önal’ın kitabını kitapyurdu kitap avlarımdan birinde, kapağındaki “Peyami Safa önsözüyle” yazısının gaza getirmesiyle aldım. Güzel pazarlama taktiği! Peyami safa’nın kefilliği kitabı sevmeme yetmedi maalesef. Kötü bir kitap değil ama ben bir bağ kuramadım. Zamanı değildi belki Peyamiciğim, yoksa senin sözünün üstüne zinhar söz söylemem. 

Asla Pes Etme – Mukadder Gemici
Mukadder Gemici daha önce nerelerdeydin ve neden sadece üç kitabın var? Sabahattin Ali ve biraz sonra bahsedeceğim Cihan Aktaş’a rağmen kitabını bu dörtlünün en güzeli seçtim gitti. Öykülerden birini okurken, “bu bir öykü değil roman olsun, bitmesin” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Daha nasıl öveyim?

Fotoğrafta Ayrı Duran – Cihan Aktaş
Cihan Aktaş adı öykücülük konusunda başlı başına bir övgüdür bence. Zamanımızın en iyi hikayecilerinden biri olduğunu tekrar ifade etmiş olayım. Bu kitap hakkında ek olarak söyleyebileceğim şey normalde hikaye kitaplarında olmadığını belirttiğim bütüncüllüğe sahip oluşu. Tamamı mülteciler hakkındaki hikayelerin arasında, ortak karakterlerden ve ortak dertlerden kaynaklanan bağlantılar var. Bağlantıları ve karakterleri çözmek için kesinlikle ikinci bir okuma yapılması gerekenlerden.

Öyle işte.
Öyküleri gerçekten çok seviyorum.
Bazılarınızın şiiri sevdiği gibi.  


1 Mart 2018 Perşembe

Biiznillah

Geçenlerde Atsız'ın Ruh Adam'ını okumaya başladım yeniden. Fena halde nostalji neticesinde kendimi eski blog yazılarımın tozlu arşivlerinde buluyorum o günden beri. Aklıma gelen her şeyi aratıyorum kayıtlarda, bazen de başlığı ilgimi çekenleri okuyorum aradan. Çok yazım var ama keşke kat be kat fazlası olsaymış. Keşke daha ayrıntılı yazılar yazsaymışım şahsi tarihimle ilgili. Mesela romanlarını defaatle okuduğum Atsız hakkında tek bir şey yazmamışım, nasıl olmuş da olmuş bilmiyorum. Bildiğim, bundan sonra daha çok yazacağım. Her zaman bu bloğa değil belki ama yazacağım inşallah.

23 Şubat 2018 Cuma

Issız bir adada çay, kuru incir, okunası bir kitap

Bir ders boşluğum var cumaları. Namazdan sonra, kimsenin olmadığı sınıfa dönüp bir şeyler okuyorum. Sırf bunun için iptal ettim o dersi. Başkalarının cümlelerini okuyarak kafamı dinlendirmeye ihtiyacım var. Karton bardakta çay, evde güzelce yıkayıp getirdiğim bir kaç kuru incir ve okunası bir kitapla ruhuma lazım gelen ortamı sağlıyorum.

Ama bugün değil. Bugün, yetiştiremedikleri ödevlerini yapmak üzere sınıfta kalmış birileri var. Çok yakın arkadaşlar, belli. Huzursuz edici bir şekilde konuşuyorlar birbirleriyle, sürekli bir çıkışma hali. Fütursuz bir dili yakın arkadaş olmanın gereklerinden sayan insanlar var, biliyorum, başıma geldi. Dostlar arasında nezakete gerek olmadığını iddia ettiler. Bunun samimiyetsizlik olduğunu düşünüyorlardı herhalde ama o kadarını söylemediler.

Nezaketimin samimiyetsizlik olarak görüldüğüne yeniden şahit oluyorum son zamanlarda. Bazı insanlar anlamadıkları, daha doğrusu kendilerine benzemeyen insanları direk reddediyorlar. Sadece gülümseyerek ve selam vererek mutlu mesut yaşayabilecekken, ne tuhaf. 

"Benim sevdiğim şeyi sevmiyor, bana benzemiyor ama yine de gülümsüyor, yine de güzel güzel konuşuyor benimle. Seviyor mu beni yani? Seviyorsa niçin her zaman yanıma gelmiyor? Niçin sürekli benimle ilgilenmiyor?" 

Hepimiz beklenti dolu yaratıklarız, eminim bundan. Ama bazıları, beklentileri karşılanmayınca, soğuk suratların ve bet seslerin arkasına saklıyorlar yüreklerini. Nezaketiniz samimiyetsizlik onlar için. Emeklerinizin zaten değeri yok, az bile yaptınız, daha çok zaman harcamalıydınız! Halbuki artan sorumluluklarıma zor yetişiyorum son zamanlarda. Kimseye ayıracak vaktim yok. Kendime ayırdığım saati derslerimden çalmak zorunda kalıyorum işte. Onu da, bugünkü gibi, huzursuz konuşmalara şahitlikle geçiriyorum bazen. Bir ada yok mudur inzivaya çekilecek? Varsa yanımda götüreceğim üç şey çay, kuru incir ve okunası bir kitap olacak sadece...