19 Ekim 2019 Cumartesi

4 Ekim 2019

Yazmam gereken şeyler var.
Mesela babam.
Mesela babamın sesi.

Mesela bir defter içine konmuş çok eski bir fotoğraf: Motoruna binmişiz beraber, arkasına oturmuş beline sarılmışım sıkıca. Kameraya bakıp gülümsemişim.

Mesela arabadayken aklıma bu anının gelmesi ve eşime anlatmam, hem ağlayıp hem gülerek. Aynı gün eşyaları arasında bu fotoğrafın çıkması.

Gençlik fotoğraflarındaki o muziplik. (İlk defa fark ediyorum babamdan bunu almış olduğumu.)

Son ziyaretimde vedalaşırken el sallayacağıma odasına kadar gidip onu yanaklarından öpüşüm. Bunun sonradan verdiği gönül ferahlığı.

Babamın küçük dürbünü.

Babamın tespihleri.

Babamın masasında otururkenki görüntüsü.

Ve babamın sesi.
Yaş aldıkça yumuşayıp güzelleşen.
Babamın sesi.
Bir süredir duymadığım.

Çünkü anneni aradığında, babam nasıl diye sorup selam gönderirsin ve bu yeterli olur.

Çünkü baba evi küçük çocuğun için biraz soğuktur ve kardeşlerden birinin evinde toplanmayı tercih edersiniz.

Çünkü nedense insana annesi babası hiç ölmez gibi gelir.

Ama herkes gibi onlar da ölür.
Sonra sesini en son hangi tarihte duymuştum diye kayıtları tararsın. O anı saati saatine bilmek sanki hayat memat meselesidir. Bilemediğinde, bulamadığında, neden bilmem insanın yüreğine büyük bir ağırlık çöküverir.

Bundan mıdır bilmiyorum. Babam öldüğünde en çok sesini aradım. En çok sesini özledim. Yaş aldıkça yumuşayıp güzelleşen sesini...

29 Eylül 2019 Pazar

Kuzular uyurken

Çocuğu uyutmadan önce çay demlemiştim, uyuyunca yanına kurabiye de koyup oturma odasına geldim. Ne yapsam, ne yapsam? Aslında köfte yoğuracaktım ama buzluktan çıkardığım kıyma çözülmemiş. O zamaaaan:

Mutfak dolap kapaklarını silmek?
Kiler dolabının içi berbat durumda onu elden geçirmek?
Beyazları makinaya atmak?

Okumakta olduğum kitapları aklımdan geçirdim. Dün akşam kız kardeşimdeydik, kütüphanesini karıştırırken M.Necati Sepetçioğlu'nun Kilit romanını görüp hemen orada başlayıvermiştim okumaya. Bu sabah da Neslihan Nur Türk'ün Aşk Olsun isimli kitabına başladım, 'girizgah'ının ilk cümlesine kapılıp:

Dünde kalan ve artık malumun olan her şey, bir zamanlar kendisini merak edip durduğun bir meçhuldü. 

Bunlar dışında ara sıra elime aldığım kitaplar da vardı rafta:
Sıtkı Aslanhan'dan 'Özünüzde İyilik Var'
Nouman Ali Khan'dan 'Dirilt Kalbini'
Ve Semih Kaplanoğlu ile Yumurta-Süt-Bal üçlemesi üzerine üzerine yapılmış söyleşilerden oluşan  'Yusuf'un Rüyası'

Seç seç beğen!

Kitaplar demişken, kütüphanemdeki siyer kitaplarını toplayıp bir çalışma planı yapmalıyım. Çünkü cuma günleri bebeğime bakacak birini bulamadığım için Peygamber Efendimiz'in İzinde Tarih Okumaları dersini alamayacağım. :/

Her güne bir sayfa Kur'an okuma ve eş zamanlı İbn-i Kesir Tefsiri çalışmasını da unutmayalım tabi!

Bu arada kuzumun uyuduğu odada bir sepet içinde ütülenmeyi bekleyen çamaşırlar olduğu aklıma geldi ama çayımı alırken aklımda olmadıkları için onları saymıyoruz.

Neyi sayıyoruz? Galiba bu yazıyı. Çünkü yukarıda bahsettiğim şeyleri yapmak yerine bilgisayar başına oturup bu yazıyı yazmayı tercih ettim. Bu kadar zamanda mutfak dolap kapakları biterdi ama bilmem aynı derecede tatmin edici olur muydu... Ciddiyetle düşündüm, galiba olurdu. Temiz ev seviyorum. Ama ne kadar az yazabildiğimi düşünürsek seçimimden gene de memnunum. Yazdım rahatladım. Galiba bunu daha sık yapmalıyım.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Dönüş

Bunu neden yapıyorum kendime bilmiyorum.

13 Nisan 2019 Cumartesi

Mart Ayı Okumaları

Bu ay satın alınan kitaplar
Ordeal By Innocence - Agatha Christie

Bu ay okunup bitirilen kitaplar
Bozkırda Altmışaltı - Mustafa Çiftçi
Öbürküler - Mahir Ünsal Eriş
Vicdan Sızlar - Güray Süngü

Diğer okumalar
Fıtrat pedagojisi - Hatice Kübra Tongar
Ordeal By Innocence - Agatha Christie

Biraz karışık yazacağım, zira bir önceki okuma postunu on kerede falan yazdım, ince eleyip sık dokumak gibi bir lüksüm yok. Çocukla yazarlık (!) aynı anda yürümüyor da pek. Eğer uyuduysa ve temizlik yemek çamaşır gibi işler bittiyse; bittiği halde canını sevdiğim velet hala uyanmadıysa gelip iki satır yazabiliyorsun ancak. İki satırdan sonra atmosfere bir ıngaa sesi yayılıveriyor kendiliğinden. Hayat entelektüel annelere hiç kolay değil sevgili kari!
Oh, olağan yakınmamı da yaptığıma göre yazıma başlayabilirim...

Okumak zor da, arka planda bir ses, bir görüntü olsun diye bir şeyler izleyebiliyorsun. Ben de son çıkan Agatha Christie yapımlarına baktım geçen ay. Ordeal By ınnocence'in mini dizisini yapmışlar, indirip izledim. İzleyince okuyasım da geldi. Türkçesini zaten okumuştum, İngilizcesini edinip okumaya başladım. Bitirmediğim için "diğer okumalar" diye kategorize ettim kendisini. Bu 'diğer okuma'lara sadece okuması süren değil, içinden bir hikaye, bir bölüm, bir deneme, bir kaç şiir okuduğum her kitabı ve dergiyi yazacağım artık. Bir önceki postta söylediğim gibi, kendi okuma serüvenimi kayıt altına alıyorum, geriye baktığımda o yılın o ayı neler okumuşum olduğu gibi görmek istiyorum.

Fıtrat Pedagojisi okuması süren bir diğer kitap. İki elle okunan  (yani satırlarının altı çizilmesi gereken) kitaplardan olduğu için ağır ilerliyor. Zira elimin biri çocuğuma tahsis edilmiş oluyor çoğu zaman. (Diğeri de yeni boşa çıktı zaten, beş aylık bebekler tek elle tutulabiliyor elhamdülillah) Bu kitaptan bittiğinde bahsedeyim, neredeyse her sayfasını çize çize, ağır ağır ilerliyorum şimdilik.

Gelelim okuyup bitirdiklerimize. "Bozkırda Altmışaltı", daha önce "Ah Mercimeğim" adlı öykü derlemesini okuduğum Mustafa Çiftçi'ye ait. O kitap gibi naif, tatlı, küçük hikayelerden oluşuyor. Yozgat'lı yazar, insanıyla, diliyle, yaşam biçimiyle Yozgat'ı hikayelerine öyle tatlı tatlı yedirmiş ki, kitap bitince bir Yozgat Belgeseli izleyesim geldi resmen. :) Dili doğal, iyi bir öykücü Mustafa Çiftçi. Bu kitaptaki karakterleri ve öyküleri de sevdim ilki gibi.

İkinci kitap bir roman olan "Öbürküler." Mahir Ünsal Eriş'in iki öykü kitabını okudum bundan önce. Hatırladığım kadarıyla dili samimi ve hoş, öyküleri de Erdek ve civarında geçen okunası öykülerdi. Anlaşamadığımız tek tarafı maneviyatı düşük karakterler üzerine yazmasıydı. Elimdeki iki kitabını bir temizlenme hareketi sırasında elden çıkarmıştım bu yüzden. Öbürküler isimli romanını instagram'da okuduğum bir yorum üzerine aldım. O sıra eğlenceli bir şeyler okumak istiyordum ve sözü geçen yorum bunu vadediyordu. Ayrıca içinde çok güzel illüstrasyonlar olduğunu da söylüyordu. (İllüstrasyon pek severim.) Zaten dilini beğendiğim yazarın kitabını almaya böylece karar verdim. Kararımdan da pişman olmadım, hakikaten eğlenceli bir okuma oldu. Hüseyin Rahmi'nin Gulyabani romanı gibi gizemli ve sürprizli bir kitaptı(ki kitabın gizemi açıkladığı ikinci bölümünü Hüseyin Rahmi'ye ithaf etmişti yazar.) Genel gidişat benziyor gibi olsa da sonu, yani açıklaması oldukça farklı ve akla gelmeyecek bir şeydi. Bu anlamda Gulyabani'yi tekrarlamamış olması güzelse de, karşılaştırırsak Hüseyin Rahmi'nin romanının çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Yukarda bahsi geçen temizlenme harekatı sırasında mı hatırlamıyorum ama Gulyabani'yi de elden çıkarmışım, bu kitaptan sonra çok okuyasım geldi, bu ay satın alacağım sanırım tekrar.

Güray Süngü'nün Vicdan Sızlar kitabını, kitabın ilk sayfasındaki nota göre 8 Haziran 2017'de satın almışım. Ramazan Fuarında, İz Yayınevi'nin stant görevlisinin tavsiyesiyle. Evet bunların hepsi ilk sayfada yazıyor. Hatta yeni öykücü arayışında olduğumu bile belirtmişim o kısacık notta. :) Notta belirtilmeyen bir ayrıntıyı da ben vereyim: O sırada nişanlıydım ve fuara beraber gitmiştik, tüm kitapları bana müstakbel eşim almıştı o yıl. Pek enteresan bir deneyimdi. :)

Kitabı tavsiye üzerine aldım ama hesaplayabileceğiniz üzere okumak için iki yıl beklemişim. Oluyor böyle şeyler, her kitabın bir zamanı var. Ve Güray Süngü'nün hikayeciliğini çok beğenmiş olsam da zamanı tutturduğumu iddia edemeyeceğim bu kez. Kendimi daha çok verebileceğim, daha ağır, daha sakin kafayla okuyabileceğim bir zamanda elime almalıymışım. Düz okuyup geçilecek öyküler değil çünkü bunlar. Soyut diye tabir edeceğim bir şekilde yazılmış. Bir yazıdan çok bir konuşmaya dönüyor zaman zaman. Kelimelerle, daha doğrusu anlatımla oynuyor yazar. Bütün bunlara rağmen dile hakimiyeti elden bırakmıyor. Çok beğendim. Etkilendim. Ama yanlış zamanda okudum. Bir hikayeyi bir kaç güne yayıp sindirmem gerekirdi. Öyle bir yazım. Neyse ki öyküler konusunda tekil-tekrar okumalar yapmak gibi bir planım var. Güray Süngü'ye de geri dönüş yapacağım inşallah, çünkü her öyküsü tekrar okunası...


9 Nisan 2019 Salı

Şubat Ayı Okumaları

Postun başlığına "Mart Ayı Okumaları" yazacaktım ki, Şubatı da yazmadığımı fark ettim. Yazı yazmaya hakikaten zaman bulamıyorum, bebek bakmak full time bir iş malum. Neyse, zaman konusunda söylenmeye başlarsam sonu gelmez, "Şubat Ayı Okumaları" diyerek başlayayım ben: Vira bismillah...

Bu ay satın alınan kitaplar
Masumiyet Daima - Eda Tezcan
Fıtrat Pedagojisi - Hatice Kübra Tongar
Bozkırda Altmışaltı - Mustafa Çiftçi
Mahremiyet - Nazife Şişman
Öbürküler - Mahir Ünsal Eriş
Palto - Gogol
Sisten Yazma - Bünyamin K.

Bu ay okunan kitaplar
Nuh'un Kızı - Mukadder Gemici
Kar Makamı - Mukadder Gemici
Masumiyet Daima - Eda Tezcan
Palto - Gogol

Ocak ayı kitaplarını yazarken "bir sonraki ay burası öykülerle dolacak" diye bir şey yazmıştım, sözümü tuttum. Dört kitap da öykü türüne ait kitaplar. İki tanesi çok sevgili, can parçası, ciğerimin köşesi Mukadder Gemici'ye ait.(Kendisinden oldukça hoşlanıyorum da) Biri ilk kez okuduğum Eda Tezcan'ın, ki kendisini instagram'da keşfettiğimi itiraf edeyim. Son kitap da Gogol'un Palto adlı öyküsünü içeren aynı adlı kitabı.

Bu öykülerin her birini tek tek anlatmayı çok isterdim. Özellikle Mukadder Gemici'nin öykülerini. Okurken öyle yapmayı da planlamıştım, en azından asıl karakterlerini veya olaylarını birer cümleyle tanıtırım diye düşünmüştüm ama aradan zaman geçince olmuyor. Bu tür şeyler soğuk servis edilmiyor. Mesela birinci kitaba adını veren Nuh'un  Kızı öyküsünün o an hissettirdiklerini sıcağı sıcağına yazsam uzun bir postu tek başına kaplayabilirdi. (Mustafa Kutlu bu öykü için "bir roman olabilirmiş, fırsatı kaçırmışsın" demiş Mukadder Gemici'ye. Söylemek istediğini anlıyorum ama iyi ki öyle olmamış. Ben, öykü sever bir insan olarak biriktirdiğim öykülere böyle bir parça eklediğime çok memnun oldum çünkü.) Diğer öyküler de tek tek anlatılmaya değerdi, ama dediğim gibi işte. Zaten bir kenara yazdığım öyküleri sıralı anlatmaktansa yeri geldiğinde güzel bir tepsinin içinde tek tek ve hakkını vererek takdim etmeyi tercih ediyorum izninizle. (Hala gerçekleştiremedim bu hayalimi ama neyse.)

Mukadder Gemici muhakkak okunması ve çokça yazması gereken bir öykücü. Diğer yerli yazarımız Eda Tezcan'ın ise daha yürüyecek yolu var bence. Kendi hayatından esinlendiğini anladığım ilk hikayeler gayet güzel ve samimiydi. Okurken tat aldığım hikayeler de onlardı. Ama ilerledikçe bir şeyler eksildi, veyahut da fazlalaştı. Karakterlerden bazıları kalıplarından büyük laflar etmeye başladılar falan. Samimiyet mi diyeyim, gerçekçilik mi, bir şey var, o olmayınca olmuyor. İyi bir yazar olabileceği belli ama başta söylediğim gibi, bence biraz daha yolu var. (Bu arada yazarımız şu sıra ilk bölümleri ekranlarda boy gösteren Hercai dizisinin de senaristi oluyor.)

Gelelim tek ve uzun bir öyküden ibaret olan son kitabımıza. Bu öyküyle ilk kez Modern Öykü Kuramı'nda karşılaşmış ("modern öyküye küçük insan tipini kazandıran hikaye" olarak adı geçiyordu)  netten bulup okumuştum. Kitapyurdu alışverişim sırasında oldukça uygun fiyata bulunca satın aldım ve tekrar okudum. (Netten okuduğum versiyonun dili daha güzeldi yalnız.) Baş kahraman Akakiy Akakiyeviç'e yine çok üzüldüm. Hikaye son anda fantastik bir mecraya dökülmese ve aşağıdaki dokunaklı paragrafla bitse bence çok daha iyi olurdu ama koskoca Gogol'dan iyi bilecek değilim herhalde! Ben haddimi bileyim, siz de spoiler kaygınız yoksa aşağıdaki paragrafı bir okuyun:

"Akakiy Akakiyeviç toprağa verildi ve Petersburg onsuz kaldı; sanki bu kentte böyle biri hiç var olmamıştı. Davasına kimsenin sahip çıkmadığı, kimsenin yakınlık göstermediği, bir iğnenin ucuna yerleştirdiği sıradan bir sineği bile alıp mikroskop altında incelemeyi ihmal etmeyen doğa bilimleri uzmanlarının dahi dikkatini çekmeyen bir yaratık, ömrünün son günlerinde de olsa palto biçimine bürünmüş ışıl ışıl bir misafir tarafından ziyaret edilmiş, yoksulluk içinde geçen kasvetli yaşamı bir an için bile olsa renklenmiş, sonra da çarların ve dünyadaki diğer tüm hükümdarların üzerine çöken felaket onun da karşısında belirmiş, yıllarca dairedeki arkadaşlarının acımasız alaylarına sabırla katlanan Akakiy Akakiyeviç bir hiç uğruna bu dünyadan sessizce göçüp gitmişti."

Şubat okumaları böyle. Kitap yorumu anlamında çığır açamadığım ortada! Amma ve lakin, tamamıyla kendi şahsi okuma serüvenimi kayıt altına almak amacıyla yazdığımı her zaman itiraf ediyorum zaten. Bir dahaki okuma postlarını bu bilinçle es geçebilirsiniz.







21 Mart 2019 Perşembe

Bir inşirah, bir dua

Geçenlerde kuzenimin Üsküdar'daki evine kahvaltıya gittik ailecek. Evin yeri, manzarası, genişliği ve aydınlığı öyle güzel geldi ki bana, ferahlığı gün boyu yokladı durdu içimi. Eski dualarım dilime yeniden düşüverdi. Rabbime şükürler olsun bütün verdikleri için, elhamdülillah bir ihtiyacımız yok. Sadece penceremden baktığımda ufku görebilmek, dışarı çıktığımda içimi ferahlatacak bir semtte yürüyebilmek istiyorum. Yani bir inşirah, bir yürek genişliği diliyorum. Belki nankörlük ediyorum. Ama O'nun hazinesi benim nefsimden çok daha büyük olduğuna, O'ndan başka gidecek kapı da olmadığına göre, yüzümü dönüp, ellerimi açıp dua etmekten utanmıyorum.
İstiyorum Rabbim, hayır ve afiyetle. Sen nasip eyle...

9 Şubat 2019 Cumartesi

Ocak Ayı Okumaları

Hamileliğin son ayları ve doğumdan sonraki 2 ay hiç kitap okumadım. Aslında şu kitaptan bir bölüm, bu kitaptan bir hikaye, şu dergiden bir makale derken az buçuk okumalar yaptım ama şöyle bir kitaba başlayıp da bitirmeye niyet edemedim. İçimden gelmedi, malum,  daha önemli meselelerim vardı. 2019'un ilk günlerinde, içimdeki çoktan ölmüş olan yeni yıl plancısı mı hortladı yoksa artık vakti mi gelmişti bilmiyorum ama bir kitaba başlayıp bitirmeyi başardım. Sanırım tekrar blog yazmaya da o ara karar verdim  Zira yazılarımın çoğu okumalarım üzerine olmuştur eskiden beri. Veyahutta okudukça yazası geliyor insanın. Siz seçin. Sonuç olarak çok özlediğim okuma günlüklerine (ya da aylık diyelim) geri dönüyorum bu postla.

Bu ay okunan kitaplar
Burası gerçek Dünya (Şeyma Çekici)
Siret-i Meryem (Sibel Eraslan)

Bu ay hiç kitap satın almadım. Şeyma Çekici'nin kitabını Aralık ayında almış yanına iki kitap daha katmıştım ama 2019 bilançosuna baktığımız için onları karıştırmıyoruz. Bahsi geçen kitabı yazarının instagram paylaşımlarına pek güldüğüm ve de konuyla (annelik) yakından bağlantım olduğu için almıştım, bir solukta da bitirdim. İçeriği sandığım kadar dolu değildi ama epey eğlenceli ve zaman zaman da hüzünlüydü. Kafa dağıtmak için kafası gitmiş anneler tarafından okunabilir. (Kafası gitmiş olmak bir ön şart değildir.)

Siret-i Meryem lohusalığım bitmeden elime (daha doğrusu yanıma) aldığım bir kitap ama o sıra bir kaç sayfadan ileri geçemedim. Eskiden okunmadan geçen zamana kayıp gözüyle bakardım ama artık hayatta daha mühim şeyler olduğunun farkındayım. Okumak her şeyin ilacı değil genç kardeşlerim. Bazen kitapları bir kenara bırakıp hayata yapışmak icab edebiliyor. Çok şeyyapmayın, atlatınca döneceksiniz zaten.

Neyse. Sibel Eraslan'ın hikayelerini pek severim, roman da fena değildi ama hikayeleri kadar sevemedim. Elimde gereğinden fazla dolaştığı için böyle hissediyor olabilirim. Zaten tarihi romanlara, konu ettikleri şahsiyetlere yükledikleri hayali özellikler sebebiyle (hakka girdiklerini düşündüm için) mesafeli olduğumdan, yazarın yeni bir romanını okumam herhalde. Bu romanı niye aldım o zaman? Çünkü Hz Meryem'in Hz İsa'yı dünyaya getirip onunla beraber halkına döndükten sonra başına neler geldiğini, mümkünse hafif bir okuma ile, öğrenmek istiyordum ve de Sibel Eraslan'ın romancılığını merak ediyordum. İki merakımı da gidermiş olarak hayatıma ve okumalarıma devam ediyorum. Bir sonraki ay öykülerle dolu olacak inşallah...



4 Şubat 2019 Pazartesi

Uzun bir aranın ardından

Fazla ses çıkarmamaya çalışarak bulaşık makinesini boşaltıyorum. Arada bir de bebeğimin yattığı odaya gidiyor, uyanıp uyanmadığını kontrol ediyorum. Kısa bir süre öncesine kadar uykusunu değil nefesini takip ederdim. Çok yıpratıcı bir ruh hali o, ama geçiyor. Geçmez dediğin her şey geçiyor. İlk zamanlar yanına birini bırakmadan başka odaya bile gidemezdim, şimdi uyanık veya uyurken yalnız bırakıp işlerimi yapabiliyorum. Yattığı yerde ağlamadan beş-on dakika durduğu oluyor, sağolsun. Bu süre gittikçe uzayacak biliyorum. İki-üç ay içinde yere serdiğim kalın bir battaniyenin üzerinde kendi kendine oynayacak, eline verdiğim şeyler onu oyalayacak. Ondan birkaç ay sonra bir yürütece koyup daha da rahat edeceğim. Sonra inşallah yürümeye başlayacak. İlk başlarda peşinden koşmak çok zor gelecek ama elini tutup yürüyüşlere çıkma hayalim gerçek olduğunda, anlattıklarımı dinleyip anlamaya başladığında her şeye değdiğini düşüneceğim herhalde.

Gerçekten zor bir şey yeni bir hayatı yüklenmek ama zorluklar geçiyor. Yenileri geliyor, sonra onlar da geçiyor. Mühim olan tadını çıkarmak. Çünkü her zorluğun yanında tarif edilmez güzellikler de var. Mesela sadece koynumda uyuyordu ilk aylar ve koltuk tepelerinde yatıyordum bir zarar görmesin diye. Hala bel ağrısı çekiyorum bu  yüzden ama gece uyanıp da bağrımda uyuduğunu görmek, kokusunu duymak şahane bir şeydi. Yeni yeni başladı yatağında yatmaya ama şimdiden özlüyorum o geceleri. Zaman bir şeylerin ilacı, evet. Ve ilerledikçe uzaklaşıyoruz sıkıntılardan ama aynı zamanda geri gelmesi imkansız bazı güzel anlardan ve anılardan da uzaklaşıyoruz böyle. Yapacak bir şey yok. Hayatı olduğu gibi kabullenmek ve sevmek gerek. Herhalde...

14 Eylül 2018 Cuma

Sınav salonunda oturup, çetin sorular üzerine düşünmek...

Sınav salonunda oturmuş, çetin sorular üzerine düşünüyorum...
İnsan neye düşkünse onunla imtihan oluyor. Mal, para, şehvet, şöhret düşkünüyse ömür boyu onun derdiyle uğraşıyor. Sevdikleriyle sınava çekiliyor, çok istedikleriyle.
Mesela ben ömür boyu sadece huzur istedim. Ne mal, ne şöhret, ne başarı. Safi huzur. İşte bu kadar naif ve basit bir şeyi bile çok istiyorsan bununla sınav oluyorsun. Sen elinden geleni yapsan da, doğru davranmaya çalışsan da, arayıp bulmak isteyen bir kusur buluyor ve bir şekilde seni mutsuz ediyor.
Biliyorum, her imtihan sabırla kazanılır, amma velakin sabır da bir noktaya kadar yetişiyor. Çok iyi müminler olsak, herkesin kaprisine yetecek kadar sabır gösterebilirdik ama çok iyi mümin değiliz işte. Haksızlık etmeyecek kadar sabrımız var, haksızlığa tahammül gösterecek kadar değil. Allah affetsin...

9 Eylül 2018 Pazar

Medyasenfoni ve Fatma Barbarosoğlu üzerine

Medyasenfoni'yi uzun zamandır rafta bekletiyordum. Fatma Barbarosoğlu külliyatımı tastamam tutmak için almıştım ama okumak için hiç acelem yoktu. Zira diyaloglardan oluşuyordu kitap ve bahsi geçen diyaloglar oldukça hızlı ve yapay geliyordu kulağa. Geçen aylarda twitter'da (idi sanırım) bir okuyucusunun aynı eleştiriyi getirmesi üzerine bunu özellikle yaptığını açıklamıştı Fatma Barbarosoğlu. Galiba kitap ondan sonra aklıma düştü.

Kitaba adını veren Medyasenfoni, (yazarın kendi ifadesiyle) toplumsal değerleri aşındırmak için çalışan ve bunun için medyayı kullanan bir örgüt. Kitap, örgütün yöneticileri ve çalışanları, kurbanları, kuklaları ve bütün bu olanları izleyenler arasında akan hızlı  ve aralıksız diyaloglardan oluşuyor. (Bu hızın sebebini, "çünkü zamanın en hızlı aktığı yer medya" diyerek açıklıyor Fatma Hanım)

Başta ön yargılı yaklaştığım bu diyalogla anlatma yöntemini okurken benimsedim. Hatta, bazen hızına yetişemeyip iki kere okuduğum yerler olsa da, kitaba verdiği akıcılığı sevdim. Ama hemen okuyup bitirince, sindirebilmek için ekstra okumalar yapmam gerekti. Yazarın söyleşilerinin toplandığı Sözüm Söz kitabında 'Medyasenfoni' ile ilgili söylemiş olduklarını baştan okudum mesela. Sonra Saadettin Acar'ın yazar tanıklıklarını içeren kitabı 'Güzel Şahitlik'teki Fatma Barbarosoğlu bölümünü okudum. (Kitabı bunun için satın almıştım zamanında) Bundan başka, yine içindeki Fatma Barbarosoğlu dosyası için aldığım 'İtibar' dergisinin "Ocak 18" sayısında hakkında yazılmış yazıları okudum.

Fatma Barbarosoğlu herhalde en ilgili olduğum yazar. Bunun sebebinin, hayata yönelik farkındalığımı artırması, yazılarının beni ânda bulunmaya çağırması olduğunu düşünüyorum. Her zaman söylediğim gibi, meselesi olan bir yazar. Bu sebeple yazdıkları hedefine ulaşıyor, havada kalmıyor. Gerçi Twitter'da gördüğüm kadarıyla, hayat felsefesi farklı insanlar tarafından sürekli ve inatçı bir şekilde yanlış anlaşılıyor. Daha doğrusu siyasi görüşünden ilerisini göremeyenler tarafından diyeyim. Çok az yazısında siyasi fikrini belli ediyor aslında. Edebi eserlerinde hele, hiç yok. Velakin insanlar her zaman olduğu gibi görmek istediğini görüyor.  İtibar'daki dosyada en yakın arkadaşı Nazife Şişman tarafından yazılmış bir yazı var. Orada şöyle diyor Nazife Hanım:

"Fatma Barbarosoğlu, sosyologların edebiyatçı olduğu için, edebiyatçıların da sosyolog olduğu için kendisinden bir izah, bir özür beklemelerinden yıllardır bîzar."

Yazdığı her şey sürekli sorgulanan, ama zihni gayet net olduğu için her soruya kesin bir cevabı olan bir yazar Fatma hanım. Zihinsel karmaşadan muzdarib biri olarak kendisine büyük bir hayranlık duymam normal sanırım...