31 Ağustos 2021 Salı

Yıllar sonra Ayasofya

Yıllar önce, henüz evlenmemişken, işten güçten hayattan bunaldığımda soluğu en yakın otobüs yada metro durağında alır, İstanbul'un çok sevdiğim köklü semtlerine giderdim. Üsküdar, Eminönü, Beyazıt, Eyüp... Selatin camiler, Osmanlıdan kalma eserler, deniz, insanlar... Bir türbeye girip dua etmek, çok eski bir camide vakit namazı kılmak, denizi tepeden gören bir yerde veya medreseden bozma tarihi bir mekanda çay içip kitap okumak, bazen büyük bir meydanda geçip giden kalabalığı seyretmek. Bunlar ruhumu hızlandırılmış bir şekilde onarır, içimi enerjiyle doldurur, sırtımı sıvazlar evime geri gönderirdi beni. Şimdi ne kadar çok arıyorum o günleri. Bugünün güzelliklerini hiçbir şeye değişmem, o ayrı. Ama özlüyorum işte. Ve pandemi tedbirleri hafiflemiş, oğlum biraz büyümüşken artık eski güzelliklerle yenilerini katıştırma zamanının geldiğini düşünüyorum. 

Bu niyetle geçen pazar sabahı bismillah deyip düştük yollara. Henüz çocukla toplu taşımaya cesaret edemediğimden eşim götürdü bizi. Bunun için pek çok diller dökmem gerekti ama oraları geçelim. :) Camiye çevrilişi bir yıldan fazla olmuş canım Ayasofya'ma vasıl olduk sabahın erken bir saatinde. Girer girmez kendimi ne kadar iyi hissettim anlatamam! Eski halini de haşmetli bulurdum ve her girişimde içimi güzel duygular kaplardı ama camiye çevrilmiş halindeki o huzur resmen gözlerimi yaşarttı. Bir yerini bulmuşluk, bir tamamlanmışlık gelmiş üzerine. Fatih'in kabul olmuş duası sinmiş havasına. Ruhları şad olsun yoluna kan ve ter dökenlerin. 

Eşimle ikişer rekat kuşluk namazı kılıp, rahlelere bırakılmış cüzlerinden bir kaç ayet okuduk. Evladımız halıları üzerinde koşturdu, ilk kez gördüğü bu kocaman yeri uzun uzun inceledi. Onun için daha doğmadan önce ettiğim dualarda adı geçen güzel padişahın güzel emanetini ilk kez temaşa etmiş oldu. Ömrü boyunca daha nice kere görmek ve kıymetini takdir etmek nasibi olsun. Oraların feyzi, huzuru, güzelliği damla damla biriksin içinde. Yüreğinde Allah sevgisinden, Peygamber sevgisinden, din ve millet sevgisinden, varisi olduğu üstün tarihin sevgisinden çağlayanlar oluşsun da aksın inşallah. Aksın da başka yüreklere damlaları değip onları da güzelleştirsin, ferahlatsın. Atası Fatih gibi büyük ve güzel işler yapsın. Rabbinin rızasını kazansın. Amin, amin, ya Muin...




27 Mayıs 2021 Perşembe

Bezgin

Baktım kahvem bitmiş, kuzu da uyuyor, ablasına emanet edip markete gittim. Kasada işlem beklerken bir çocuk yanımdan geçti, geçerken de neşeli bir şekilde "karpuzları kesmeyelim, karpuza şiddete hayır" dedi. Bunun üzerine neşeyle gülmem gerekirdi, çünkü normalde öyle olur. Çocukların bıcır bıcır laflarından keyif alırım. Ama olmadı. İçimdeki bezginliği aşıp da herhangi bir duygu hissedemedim. O zaman, elinde çalışıp çabalamak, ekranlara bakmak ve kaygı duymaktan başka bir şey kalmamış olan insanlığa kendi özelimde üzül...mek istedim, ama içimdeki bezginliği aşıp da üzülemedim. 

25 Nisan 2021 Pazar

Anlık bir isyanımsı

Eşimi aradım, yine biriyle konuşuyordu. Şaşırmadım. Ömrü telefon konuşmalarıyla geçer, bense düzenli aradığı kişi sayısı üçü geçmeyen biriyim. Benzeşmediğimiz bir milyon şeyden sadece bir tanesi bu. Yine de Rabbim muhabbet vermiş dört senedir yürüyoruz elhamdülillah.

Yürüyoruz dediğim tabi ki de mecaz, yoksa aylar oldu şöyle yan yana yürüdüğümüz yok. Pandemi yüzünden evden çıktığım yok hatta. Eskiden sıkça gittiğim Beyazıt, Eminönü, Üsküdar, Emirgan gibi yerleri düşündükçe burnumun direği sızlıyor. İki buçuk yaşında bir evladımız ve kronik hasta büyüklerimiz olduğu için sabrı katık ettim, ruhum yarı aç bekliyorum da bekliyorum. Yine de bu kadar sakınım fazla geliyor bazen bünyeme. Eski yazılar, eski fotoğraflar arasında kayboluyorum. Bir türbe bahçesine, bir cami avlusuna hasret kalan gönlümü yatıştıracak teselli bulamıyorum... 

17 Nisan 2021 Cumartesi

Zaman yönetimi, mükemmeliyet ve gelişine yaşamak

Ramazan'da zamanın, daha doğrusu hayatın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Hep meşgul hissediyorum kendimi ama bunun gözenekleri geniş bir meşguliyet hali olduğunun da farkındayım. Demek istediğim, sürekli bir şey yapıyor gibi görünsem de doldurabileceğim sürüyle boşluk var günlük hayatımda biliyorum. Zaman yönetimim her daim felaket olmuştur! Aslında bir iki aydır küçük bir not defterine günlük planlar yapıp uygulamaya çalışıyordum ve bu, muhteşem bir dönüşüme yol açmasa da, şöyle böyle işe yarıyordu. Ama Ramazan öncesi 10 günlüğüne şehir dışına çıkınca benim programlar da aniden kesiliverdi. Yanıma aldığım Görsel Arapça kitabının kapağını açamadım. Not defterimi elime alıp da bir satır yazamadım. İki kitap götürdüm, birinin yarısını bile bitiremedim. Bunların yerine küçük bir kasabanın sokaklarında şahane yürüyüşler ve mevsim nedeniyle bomboş olan sahillerde kafa dinleten deniz seyirleri yaptım. Üstüne temiz hava bol gıda. Nasıl da ihtiyacım varmış böyle bir molaya, ben bile şaşırdım.

Neyse, işte sonra Ramazan geldi, hoş geldi. Kendi telaşesiyle beraber geldi. Neredeyse bir haftası da geçti gitti. İki gün önceydi, "artık silkelen de Arapça'ya yeniden başla" dedi içimdeki bir ses. Kendisine hak verip youtube'dan indirdiğim Beyneyedeyk videolarından birini açtım. Sonra dün bir diğerini. "Atalet ve rehavetin tek ilacı var" demiştim geçenlerde kız kardeşime, "o da işe bir yerinden başlamak." Başlayınca hakikaten devamı geliyor. İki gündür sadece ekrana bakarak ders dinliyorum, bugün okumalarıma yeniden başlamak ve küçük not defterimi açıp da yeniden program oluşturmak isteği geldi içime. Fakat hiç bir mükemmeliyet kaygısı olmadan, salaş ve gelişine bir tavırla. Çünkü içinde bulunduğun kırk yaşında idrak ettiğim bir şey var: 'Yapacaksam en iyisi en kapsamlısı olsun' düşüncesi beni yavaşlatmaktan başka bir işe yaramıyor! Ben mükemmel değilim, hiç bir zaman da olmadım. Mükemmel olmayı mecburiyet zannedip kendime eziyet ettim sadece. Artık not bile almadan Arapça videoları izliyorum, kitap okurken ayrıntılı notlar almayı bıraktım ve not defterime iki günde bırakacağım aşırı özenli program ve şablonlar çizmiyorum. Aslolan süreklilik çünkü. Hızla koşup hemen yorulmaktansa yavaş yavaş kısa mesafeler almak. Ama her gün, hiç bırakmadan. 

Böyle böyle geriye bir bakıyorsun, sürüyle adım atmışsın. Bir şeyler seni değiştirecek kadar birikmiş. Artık başlangıçtaki o insan değilmişsin...



27 Şubat 2021 Cumartesi

Sözcükler ve resimler ve diğer önemsiz şeyler

Kuzumun öğlen uykusunu çok önemli bir işim yoksa me-time olarak değerlendiriyorum artık. Yanına tatlı iliştirilmiş kahve/çay eşliğinde kitap okuyorum, futoshiki çözüyor veya bir şeyler izliyorum. Bugün dvd'si yıllardır rafta bekleyen bir filmi izlemeye karar verdim: Words and Pictures. 

Juliette Binoche. Clive Owen. Resimler ve sözcükler. Bunun üzerine bir lise tartışması. Sorunları olan iki yetişkinin bu meseleyi köprü yaparak birbirlerine yaklaşması. Sanatın ya da kelimelerin değil, insanın insana iyi gelmesi.

En azından ben öyle okudum filmi. Resme de yazıya da yatkınlığı olan ama ikisinde de ahım şahım bir yeteneğe sahip olmayan biri olarak, filmdeki tartışmayı içimi yoklaya yoklaya izledim. Sonuçta, pek zorlanmadan kelimeleri seçtim. Hiç bir resmin güzel ve doğru seçilmiş kelimelerin uyandırdığı etkiyi yapmadığını fark ettim içimde. Ama sonrasında şunu da tefekkür ettim ki: Kelimeler (veya dünyalık herhangi başka bir şey) hiç de önemli değil aslında. Hepsi bu dünya ile beraber yok olacak. Gözümü kapadığımda ne kitaplar kalacak ne insanlar. Ne mal mülk ne dert tasa. O zaman kaç kitap okuduğumun, hatta bir kitabı baştan sona okuyup okumadığımın ne önemi var? Güzel resimler yapabilmenin ne önemi var? En büyük şirkette en yüksek CEO olmanın, başarılı bir yazar, hamarat bir ev hanımı olmanın? Güzel veya çirkin, sevilen veya sevilmeyen olmanın? Bu dünya bitecek ve bir gün her şeyin hesabı verilecek olduktan sonra. Mutluluğun bile, ne önemi var ki? 


25 Şubat 2021 Perşembe

Sosyal medya bozgunu

Hayat ne tuhaf, çok sevdiğim ve tarafından sevildiğimi düşündüğüm birinin her mecrada beni engellediğini öğrendim geçenlerde. Sebep? Bunu keşfeden ve benim gibi engellenmiş olan diğer bir arkadaşımla düşündük taşındık, bulamadık sebebini. Tercih ve ruh hali meselesi deyip konuyu kapattık. Mecburen. Ama bir burukluk kaldı. Bir de hafif bir utanç. Çünkü söz konusu arkadaş çok sık kimlik ve yer değiştirirdi sosyal medyada ve ben bunu ruh halinin değişmesine verdiğim için her bulduğumda tekrar takibe alırdım. Şimdi bundan ne kadar utanıyorum! Belki de amiyane tabirle bizi silkelemeye çalışıyordu ama anlamadığımız için yapışkan yüzsüz tipler konumuna düştük istemeden! Bunca yıllık sosyal medya hayatımda bundan daha büyük bir bozgun yaşamadım sanırım.

23 Aralık 2020 Çarşamba

Yazma umudu

Bir sürü şeyler oluyor. Kitaplar okuyorum. Çook uzun zaman sonra dvd'yi kurdum, film izlemeye de başladım. Kuzum büyüyor, tatlı tatlı anılar birikiyor. Velhasıl yazacak şeyler çok. Ama günlük blogları tazeyken yazılmalı, üzerinden zaman geçen şeyleri yazmak için içimde istek bulamıyorum. 

2020 bağrımızı delip geçti. 2021 bolca hayırlar getirsin. İnşallah bu umutla yeniden yazmaya başlarız. Hepimiz. Eski günlerdeki gibi...

13 Kasım 2020 Cuma

Ayın Uysal Işığı

Hatice Bilen'in ikinci öykü kitabını da okudum. 

Yine hak etmediği kadar hızlıca. 

Öykü pencerelerini hep kadınların hayatlarına açan, onların çaresizliklerini, umutlarını, acılarını gösteren bir yazar Hatice Hanım. Öykülerini ardı ardına okumak, hep aynı şeylerden bahsettiği yanılsamasına yol açıyor bu yüzden. 

Aslında öyle değil. 

Her biri farklı kadınlardan bahseden, farklı kurgulara sahip, iddiasız ama ustalıklı öyküleri var. Ardı ardına hızla tüketerek değil de, böyle güzel bir boşluk yakaladığında, ortamını kurup, çayını demleyip teker teker okumalık. 

Huzurlu bir ikindi vakti mesela. 

Sessiz bir parkın tenha bir bankında. 

Veya gün gelip de Korona hayatımızdan çıktığında, vapurda, çay simidin yanında, boğaz havasını derin derin solurken. 

İşte "özenle" demek istiyorum. 

Tadını çıkararak... 



22 Ekim 2020 Perşembe

Bir kitaptan bir öykü

Bir kitaptan bir öykü. Öyküden bir kadın. Öyküdeki kadının kaleminden çıktığı bir başka kadın. Hayat edebiyata malzeme, edebiyat hayata teselli. İnsan kendi tesellisini üretmeye, hiç olmadı bulmaya zorunlu ve hatta yazgılı. 



10 Temmuz 2020 Cuma

Yazılı tarih ve istiap haddi üzerine

Eskiden, blogların çok olduğu ve çok okunduğu zamanlarda benim bloğum da çokça okunurdu. Genelde muzip yanımla yazardım. Bazen de samimi bir şekilde içimin derinliklerini ortalık yere dökerdim.  Aslında biraz ketum biri olduğum için de, bu şaklabanlıklar ve içini açışlar sonunda bana pek ağır gelirdi, bloğumu tümden kapardım. Yazmadan duramadığım, blogların pek revaçta olmadığı şu zamanda bile yazmamdan belli ya, dayanamaz yine bir blog açardım. Böyle böyle 10 kadar blog açmış kapamışımdır herhalde. Şimdi bu çorak ve tenha topraklarda bulunmamın sebebi izimi kaybettirmek için o kadar uğraşmış olmamdır. Bazen buna pişman oluyorum. Ama en büyük tesellim yazdığım yazıların yüzde doksanının bir kenarda duruyor olması. Arada bir o hesaba girip gençliğimin sokaklarında yürüyorum. İzlediğim bir filmi, okuduğum bir kitabı görüp hatırladığımda, o zamanlar hakkında ne düşünmüşüm diye bakabiliyorum.

Bunları, bir kaç eski yazımı okuduktan sonra, bir şeyler daha karalayayım da yazılı tarihim biraz daha genişlesin diye yazdım. Bu kadarla kalmasın, güne dair bir iki kelam daha edeyim o zaman:

Evimdeyim. Fırında havuçlu kekim var. Kuzum uyanınca beraber yiyeceğiz. Abdullah Harmancı'dan Melek Kayıtları'nı okuyorum. Annemden dün geldim, o curcunayı ve serinliği bırakmak zor geldi ama insanın evi gibisi de yok. Bir dolu çamaşır yıkanmayı, Melek Kayıtları kitabı da notlarının okuma bloğuna yazılmasını bekliyor. Ben neyi bekliyorum? Galiba eşimin aramasını. Çok çalışıyor. İşinin arasında, biz avm'ye girmiş olmayalım diye gidip ebebek'den bir kaç jakarlı zıbın alması gerekecek. Kuzum sıcaktan fena halde isilik çıkardı çünkü. Başka ne var? Üzerimde büyük bir ağırlık var. Yengem hasta ve bu, zihnimi diğer her şeyden daha çok meşgul ediyor. Elbet bu günler de geçecek ve yine sarılacağız belki ama insan içindeyken her şey olduğundan daha ağır çekiyor.

Biraz önce kek yaparken, cuma vakti arkada çalsın diye Nureddin Yıldız'dan bir video açtım. Başlığı "bu duayı okuyanın dertleri biter" olan kısa bir youtube videosuydu. Hoca videonun bir yerinde bir kamyonetin kaldırma kapasitesini ifade eden "istiap haddi" teriminden bahsetti. İnsanın da böyle bir haddi olduğunu ve Kur'anla meşgul olan mü'minin kaldırma kuvvetinin yüksek olacağını söyledi. Kur'an'la kalbi yeşermiş çiçeklenmiş müslüman dert çekse bile altında ezilmez diye anlattı. Rabbim'in mübareği aracı edip bendenize cevap verdiği çoktur. O kadar nokta atışıydı ki bunun da kafamdaki dertli sorulara güzel bir cevap olduğuna iman ettim. Geçen haftaki gereksiz güvensizlikler, bu hafta yengem için bu kadar üzülmem, hepsi istiap haddimin düşüklüğünden kaynaklanıyor, anladım. Çözüm de videoda söyleniyor, belli. Velakin ben de belliyim! Biraz önce bahsettiğim onca yıllık yazıyı ardı ardına okuyan olsa ortaya çıkacak olan aslında tam bir istikrar ve irade yoksunluğu! Bazen kendi kendime 'ben bir başarısızlık hikayesiyim' diyorum. Bir türlü bir sonuca ulaşamayan. Sonra, şimdi olduğu gibi, aklıma yıllar önce bir vakıf toplantısında bir kadının söylediği cümle geliyor. Demişti ki, "Allah kazandıklarımıza değil, verdiğimiz çabaya bakacak." Bu söz benim en büyük tesellilerimden biri oldu o günden beri. Kenarda topladığım bin küsür yazı gibi, kenarda birikmiş bir sürü başlangıç. En azından ömür hepten boş geçmedi diye kendimi avutuyorum...