14 Mart 2023 Salı

İşte sonra...

Bu sabah, oğluma karalasın diye verdiğim eski Fransızca kelime defterimin yırtılıp yere atılmış sayfalarını toplarken, 'acaba bir gözden geçirip hatırlasam mı kelimeleri' diye düşündüm. Sonra, aktif alanı iyice daralmış hafızamın her megabitinin aşırı kıymetli olduğuna karar verdim. Zavallı Fransızca'nın gücü artık bu mahallede oturmaya yetmiyordu.

Bu bir saniyelik idrak ile havam yerinde, günlük işlerime geri döndüm. Sonra, işte kuzen instagramdan komik bir video paylaşmış, karşılık vermek gerekti. Oradan keşfet yolları falan... 

Falandan bir müddet sonra şöyle bir silkelendim, hemen Mastering English kitabımı açıp İngilizcemi mastırmaya başladım. Eski günlerdeki gibi kahvem yanımda. Bu nostaljik anı ölümsüzleştirmek geldi içimden doğal olarak. Ah blog yılları! Dedim, buraya koştum. Bu postu yazmaya başladım. Hakkaten de ah blog yılları... Sonra yazdıkça bana bir idrak... 

İşte sonra, falan filan... 



9 Şubat 2023 Perşembe

Mumdan kanatlı voltran

Bir zamanlar buralarda mumdan kanatlı sinefil bir kardeşimiz vardı. Yıllarca kankalık etmiş, sonra hayat gaileleri araya girince yavaş yavaş kopmuştuk. Dün Twitter'da olana bitene bakarken öğrendim ki, geçtiğimiz ay Hakkın rahmetine kavuşmuş. O zamandan beri içimdeki üzüntü gözlerime vurup duruyor. Zaten hal i hazırda içimizi dağlayan felakete ve göçüp giden binlerce insana mı; yoksa sadece bir anı olarak kenarda duran bir kardeşliğin hepten kaybolmasına mı; ya da kişisel tarihimin önemli bir parçasının yitip gidivermesine mi bu kadar ağlıyorum bilmiyorum. Hayata bir klavye üzerinden tutunan, akıllı, yürekli genç bir adamın vakitsiz gidişine mi? Bilmiyorum. 

Mekanın cennet olsun düd, kabrin nurla dolsun... 

16 Ocak 2023 Pazartesi

Yazının kardeşi olalım

Son senelerde öyle durağan bir hayat yaşıyorum ki, "tekdüze" kelimesine örnek olarak kitaplara koyabilirler. (Yaparlarsa o kitabı satın alır, kütüphanenin raflarından birine koyar, sonra hayatıma kaldığım yerden devam ederim. Öyle bir sıkıcılıktan bahsediyorum.) Eşlik, annelik, ev hanımlığı, ağır aksak bir Arapça eğitimi, özenle seçilmiş bir kitaptan zor bela okunabilen bir kaç satır. Bu kadar! 

Tuğla üstüne tuğla koymak istediğim ama bir duvarın ilk sırasını bile bitiremediğim yıllardan geçiyorum. Bırak güzel bir yapı inşa etmeyi, sağı solu açık bir duvar bile öremiyorum yani. Nefs tuhaf bir şey, hem bir şey olmak, bir yere varmak istiyor, hem de bunun için lazım olan şeyleri yapası gelmiyor. 

Tabi bütün kabahati nefsimize atamayız, hayatı asgari düzeyde yaşamak için gereken minimum enerji için bile hayatımızdaki insanların desteğine muhtacız. İnsanoğlu böyle yaratılmış. Ne var ki kimsenin kimseyi hoşlayacak hali kalmamış. Herkes kendi derdinde. Zaten destek olamayanları bir kenara koyalım, köstek olanlara ne yapacağız? Kendini yükseltmek için başkasını yere çalmak isteyenlere ne çare bulacağız? Ben yıllardır düşünüyorum bir cevap bulamadım şahsen. 

Neyse. Ben bunları değil, eskiden Blogger fundalıkken olduğu gibi, en sabun köpüğünden bir günlük postu yazmaya gelmiştim. Gençtik o zamanlar, yiyor, içiyor, geziyor, okuyor, izliyor, sonra bütün bunlar hakkında yazıyor da yazıyorduk. İşte o zamanki hafifliği aradığımdan mıdır nedir, kız kardeşimi karşıma alıp "yeniden yazmaya başlayalım" konulu bir pep-talk yaptım bu akşam. Tüm gün 3 veledin sesi eşliğinde yemek hazırlamış, çay yapmış, evi toplamış, çocukları parka götürüp, üşüyünce yakındaki bir mağazaya girip 'yine çocuklara' üç beş  parça bir şey almış, sonra eve dönmüş, çocuklara waffle yapmış ve zar zor yemek masasının kenarına ilişmiştik. 

Fena halde yorucu bir gün olduğunu anlatabildim sanıyorum. Anlatamadığım kısmı Ekim 2019'da attığı bir tweet'te şöyle anlatmış Kemal Sayar:

"İnsan kendisini olduğu gibi kabullenen bir 'yer'e ait hissediyor kendisini, düşünce ve duygularından utanç duymadığı, kınanmadan buyur edildiği, kendisini güvende hissettiren yere.

 Yaralarının görünmesinden korkmadığı bir yere. 

İnsan yurdudur insanın."


Hasılı kardeşler iyi ki varlar. Onca curcunanın, yorgunluğun içinde bile varlıklarıyla güç veriyorlar. Koşulsuz sevmeleriyle, sizin gibi düşünebilmeleriyle, her halinizi buyur etmeleriyle yurt oluyorlar insana. Rabbim eksikliklerini göstermesin. 


Not: Yazı nereden başlamış nereye gitmiş belli değil, ama saat üçe dayandı, yazının kardeşi olalım, olduğu gibi kabul edelim. 


11 Aralık 2022 Pazar

Ben de küçülsem biraz Nazan

Haftalık programıma Mimoza Sürgünü'nü eklemişim hafta başında. Bir deneme olsun okuyayım diye açtım biraz önce indeksi. Küçülsem Biraz isimli yazıyı seçtim. Zamanında pek çok cümlesinin altını çizmişim, şimdi okuyunca bir kaç yeni cümle ekledim bunlara.

"Biraz küçülsem" diyorum, diye başlıyor. Zihnim dolu olmasa, bu kadar çok şifrelerim olmasa, her şey bu kadar kolay olmasa... gibi devam ediyor. Bu minvalde giden bir deneme dolusu cümleden bazısı şöyle:

Bir ziyaret, bir mektup, bir armağan, harikuladeye dönüşse... Şarkılara bu kadar kolay ulaşamasam... Harfleri daha yavaş yazsam... Çektiğim fotoğraflara, el insaf, ikinci kez baksam... Akşam olmak bilmese biraz... Bu kadar ahir zaman olmasa... Gördüğümü düşünebilsem... Kesrette dağılmasam...

O zamanlar bunları dua bellemiş, altına "amin, ecmain" yazmışım. Şimdi, burada, kendi duamı ekleyerek tekrar söylüyorum: Rabbim ânın çocuğu olmayı, yavaşlamayı, zihnimi gördüğümde sabitleyebilmeyi, daha az olup, daha çok hissedebilmeyi nasip etsin. Amin amin amin... 

3 Aralık 2022 Cumartesi

Bir öykü cümlesinden...

Son günlerden kayıt kalsın diye diğer bloğa bir şeyler yazdım bu sabah. Sonra eski kayıtlara şöyle bir bakındım. Karşıma, Nazan Bekiroğlu'nun Mimoza Sürgünü kitabından bahsettiğim bir yazı çıktı. İki yazısından özellikle bahsetmişim. Birini kahveme katık etmek istedim: El Titremesi isimli bir öykü. (Kitap deneme olarak geçiyor ama bu bariz bir öykü.) Öykünün bir yerinde "şafak kuşağı" diye bir tabir geçiyor. Ne olduğunu anladım gibi ama tam anlamına bakmak istedim. Koca internette bir tane mana bulamadım. (Bu, son zamanlarda koca internetin beni ikinci kez elim boş gönderişi.) Başka türlü aratınca şöyle enteresan bir bilgiye rastladım:

"Güneş; kendi ışınlarını yeryüzüne gönderdiği vakit, mıknatıs kuşağı denilen bir alan hemen devreye girer ve gelen bu ışınlara karşı koyar, ışınları kırılmaya ve uzak bir yerde reaksiyon göstermeye zorlar. Bu şekilde Yüce Allah, bizi öldürücü güneşin rüzgarından korur. Bu ışın sonucunda kutup şafağı denilen olay meydana gelir. Bilim adamları: Şayet bu hadise meydana gelmemiş olsaydı yeryüzündeki kainat (varlıklar) yanardı derler. Farkında bile olmadığımız bu önemli hadisenin hayatımızdaki konumundan dolayı Yüce Allah bu şafak vakti hadisesi ile yemin ederek şöyle buyuruyor. “Hayır! Şafağa, geceye ve ondan basan karanlığa yemin ederim ki,” (İnşikak: 16)."


Bir öykü cümlesinden nerelere yol çıkıyor. Zaten insan bir şey arasın yeter ki, ne olursa, dibine kadar gittiğin her şey O'na varmaya mahkum...

26 Eylül 2022 Pazartesi

Büyüdükçe küçülen şeyler

Uzun zamandır gardrobun üzerinde bir kolide duran dvdleri indirdim geçen gün. Bir kaç tanesini seçip çıkardım. Bugün kuzu öğle uykusuna yatınca da güzel bir çay demledim, Before Sunset'i taktım, usul usul izledim. Özlemişim kendime kaliteli vakit ayırmayı. Ve Celine-Jesse ikilisinin bir film boyu süren muhabbetlerini... Neden ikinci filmden başladım peki? Emin değilim ama galiba iki çocuğun değil iki yetişkinin muhabbetini dinlemek istediğim için.

Yaş aldıkça tercihlerinin değişeceğine gençken ihtimal vermiyor insan. Ömür boyu aynı heyecan ve tutkuyla yaşayacağını sanıyor. Ne yanılgı! Hayat, onu ciddiye almaya karar verdiğin anda hücum ediyor üzerine. Yaş alma, olgunlaşma dediğimiz süreç de böyle başlıyor. Yani konfor alanından çıkıp, her türlü hücuma açık hale geldiğinde. O, bu, şu, insanlar, olaylar, mecburiyetler yüzüne çarpıp çarpıp ruhunda nasırlar oluşturmaya başladığında... Yumuşak bir ruh da yumuşak bir ten kadar makbul müdür? İnsanevlatları hassas noktaları neresiyse oradan imtihan olduklarına göre öyle değil herhalde. Zira güçlü olmamız isteniyor. Güçlü mümin zayıf mümine yeğ tutuluyor. Dirayetli olmak icab ediyor. 

Bazen olamıyorum. 

Biraz önce Engadin Vadisinin dağlarının zirvelerinden rüzgar marifetiyle aşırılan kar ve buz tozlarını izliyordum TRT Belgesel'de. "Hiç bir zaman kendi gözümle göremeyeceğim bir şey daha" diye düşündüm. Bu liste çok uzadı son senelerde. Hayallerimin yüzey ölçümü epey küçüldü. Buna da büyümek mi diyoruz, başka bir tür çaresizlik mi bilmiyorum...


5 Ağustos 2022 Cuma

Malayani, ölüm ve Gazali

Son aylarımı malayani ile çöp ettiğimi buradan yazıp da alemi şahit tutmasam iyi olurdu ama yazıya nerden başlayacağımı bilemedim. Faydalı işlere- yeniden- nasıl başlayacağımı da bilemiyordum. Sonra, dün, nefsimin yana yakıla istemekte olduğu faydasız şeyleri okuyacağıma Fatma Barbarosoğlu'nun son yazılarına göz atayım dedim. Geçenlerde ölüm üzerine bir kitap yayımladığı (O Aslında Ölmedi), Kabir Modernleşmesi üzerine yeni bir kitap projesi hazırladığı, yakın zamanda kayınvalidesi ve saygı duyduğu bir yazar olan Rasim Özdenören vefat ettiği için son yazılarına ölüm teması hakim olmuştu. Bu yazıların içerikleri ölümü tefekkür etmediğim gerçeği ile yüzleştirdi beni. İçine gömüldüğüm malayani batağından çıkmak için bir halat olarak anladım bunu. (Çünkü gerçekten başı boş bırakılmış değiliz.) "Ölüm üzerine okumalar yapmam gerekiyor" dedim. Ölüm üzerine okumalar deyince benim aklıma ilk Gazali gelir. İhya'nın dördüncü cildinde buldum aradığımı. Uzundur bulanık olan zihnimin sisini dağıtmak için böylece başladım okumaya... 



28 Nisan 2022 Perşembe

Uykusuz

Sahurdan sonra sofrayı, mutfağı toparlamadan yatamayanlardanım. Bazen bu çaba uykuma mal oluyor bugünkü gibi. Uzun ara verince, uyku sahibini beklemeye sabredemeyip gidiveriyor yoluna herhalde. Bir migren hastası için büyük sıkıntı ama ne yapsam olmuyor bazen işte. Yattığım yerde boş boş yatamam, açıp birikmiş Fatma Barbarosoğlu yazılarını okuyorum gazetenin sitesinden. Uyku yine gelmiyor ama iki paragraflık bir yazıyı zaptedip kendimce kâr ediyorum:


"Hikâyeleri edebi bir zevk için okurum, sonra sosyal bilimci yanım aldığım edebi zevki sorularla çerçeve içine alır. Bana bir soru armağan etmeyen, bir hayat tecrübesi sunmayan metinlerle aram pek hoş değildir.

İyi bir hikâye sadece hikâye değildir, geçmiş zamanın bütün yükünü taşır. Duygu olarak, sosyal doku olarak, dünü güne bağlayan köprü olarak. "

25 Nisan 2022 Pazartesi

Eski öyküler yeniden

Çok güzel kitaplarım var okunmayı bekleyen. Kitaplığın önünden geçerken gözüm değdiğinde bile beni mutlu eden. Henüz okunmamış cümleler, henüz duyulmamış hikayeler, yeni ufuklar açacak yeni fikirler. Hazır kıta bir vaatler ordusu!  Fakat nedense son zamanlarda güncel okumalarıma önceden okuyup bitirdiğim öykü kitapları eşlik ediyor. Eskilerden bir öykü okuyup bırakayım diyorum ama sayfalar sayfaları çevirtiyor, bir bakmışım kitap bitmiş. Aslında iyi oluyor, unuttuklarımı hatırlıyorum, unutamadıklarımı bir kategori altında biriktiriyorum. Uzun zamandır en sevdiğim öyküleri bir yere toplamak istiyordum, böyle böyle ayırmaya başladım. Okuma notlarını yazdığım bloğumda 'hikayelerim' etiketi altında biriktiriyorum. 

Mukadder Gemici'nin çok sevdiğim hikayesi 'Nuh'un Kızı' bunların ilki oldu. Aynı kitaptan iki kardeşini daha yanına aldırdı. Şimdi Fatma Barbarosoğlu'nun İki Kişilik Rüyalar'ını okuyorum yeniden. Bakalım burdan neler kalacak elimde. Bu da yeni bir kitaba başlamak kadar heyecan verici... 

31 Ağustos 2021 Salı

Yıllar sonra Ayasofya

Yıllar önce, henüz evlenmemişken, işten güçten hayattan bunaldığımda soluğu en yakın otobüs yada metro durağında alır, İstanbul'un çok sevdiğim köklü semtlerine giderdim. Üsküdar, Eminönü, Beyazıt, Eyüp... Selatin camiler, Osmanlıdan kalma eserler, deniz, insanlar... Bir türbeye girip dua etmek, çok eski bir camide vakit namazı kılmak, denizi tepeden gören bir yerde veya medreseden bozma tarihi bir mekanda çay içip kitap okumak, bazen büyük bir meydanda geçip giden kalabalığı seyretmek. Bunlar ruhumu hızlandırılmış bir şekilde onarır, içimi enerjiyle doldurur, sırtımı sıvazlar evime geri gönderirdi beni. Şimdi ne kadar çok arıyorum o günleri. Bugünün güzelliklerini hiçbir şeye değişmem, o ayrı. Ama özlüyorum işte. Ve pandemi tedbirleri hafiflemiş, oğlum biraz büyümüşken artık eski güzelliklerle yenilerini katıştırma zamanının geldiğini düşünüyorum. 

Bu niyetle geçen pazar sabahı bismillah deyip düştük yollara. Henüz çocukla toplu taşımaya cesaret edemediğimden eşim götürdü bizi. Bunun için pek çok diller dökmem gerekti ama oraları geçelim. :) Camiye çevrilişi bir yıldan fazla olmuş canım Ayasofya'ma vasıl olduk sabahın erken bir saatinde. Girer girmez kendimi ne kadar iyi hissettim anlatamam! Eski halini de haşmetli bulurdum ve her girişimde içimi güzel duygular kaplardı ama camiye çevrilmiş halindeki o huzur resmen gözlerimi yaşarttı. Bir yerini bulmuşluk, bir tamamlanmışlık gelmiş üzerine. Fatih'in kabul olmuş duası sinmiş havasına. Ruhları şad olsun yoluna kan ve ter dökenlerin. 

Eşimle ikişer rekat kuşluk namazı kılıp, rahlelere bırakılmış cüzlerinden bir kaç ayet okuduk. Evladımız halıları üzerinde koşturdu, ilk kez gördüğü bu kocaman yeri uzun uzun inceledi. Onun için daha doğmadan önce ettiğim dualarda adı geçen güzel padişahın güzel emanetini ilk kez temaşa etmiş oldu. Ömrü boyunca daha nice kere görmek ve kıymetini takdir etmek nasibi olsun. Oraların feyzi, huzuru, güzelliği damla damla biriksin içinde. Yüreğinde Allah sevgisinden, Peygamber sevgisinden, din ve millet sevgisinden, varisi olduğu üstün tarihin sevgisinden çağlayanlar oluşsun da aksın inşallah. Aksın da başka yüreklere damlaları değip onları da güzelleştirsin, ferahlatsın. Atası Fatih gibi büyük ve güzel işler yapsın. Rabbinin rızasını kazansın. Amin, amin, ya Muin...